CUMHURİYET ÖNCESİNDE DEVLET ve TÜRKLÜK ALEYHİNE RUMCA YAYINLAR

18/05/2012
PDF    Bu yazımızda; Cumhuriyet Dönemi öncesi İstanbul’da Devlet ve Türklük aleyhine çıkan Rumca yayınları elimizdeki kaynaklar nispetinde vermekteyiz. Yazımızda, Osmanlıcadan tercümeleri verilmiş olan; Yeni Gün, Akşam, Tasvir-î Efkâr, Duygu gazeteleri 1918-1919 yılları itibariyle çıkmakta olan ve yine ağırlıklı olarak İstanbul’da basılan, düşmanca ifadelerin yer aldığı başta Rumca gazetelerle mücadele etmekteydiler. Tabi bu yayınlar sadece bu gazetelerle sınırlı olmayıp birçok dergi de çıkıyordu.

 Kara Kitap

Rum Patrikhanesi’nin, bugüne kadar istifade ettiği, dergi kitap, broşür gibi çeşitli yayınları oldu. Bu yayınlarda, Ortodoks propagandası yapmak dışında, Türklük aleyhine de sayısız yazılar yazılmıştır. Bugüne değin Türklük aleyhine en ağır ifadeleri barındıran yayın ise “Kara Kitap” adlı bir kitaptır. Özellikle İstanbul’un işgal edildiği 1919 yıllarında, Patrikhane’nin çıkartmış olduğu Kara Kitap; içinde Türklük için en ağır eleştirilerin bulunduğu bir kitaptır. Bulunması çok güç olan bu kitap hakkında; Dimitri Kitsikis’in Yunan Propagandası adlı kitabında uzunca bir izahat bulunmaktadır. Bu kitap, o tarihteki Patrik Vekili Doroteos’un çabaları ile Rum Patrikhanesi tarafından yayımlanmıştır. Daha sonraları da, İngiltere’de, İngilizce olarak bastırılmıştır. Vatansız kalmış Yunanlılaradlı kitabın yazarı olan A.A. Pallis; 19 Kasım 1919′da, İngiltere’de bulunan Kaklamanos’a yolladığı mektupta şunları yazmıştır: 

Aziz dostum,

Patrikhane epey zaman önce bir siyah kitap yayımladı. Bunda 1914′ten günümüze kadar Türkiye’de Rumlara karşı işlenen cinayetler bütün ayrıntılarıyla köy, köy anlatıyor. Kitabın Rumca ve Fransızca baskıları yapılmıştır. Buralı bir Levanten tarafından İngilizceye de çevrildi. Ne yazık ki çeviri pek kötüdür. Patrikhane’deki “Vatansız Kalmış Yunanlılar Komitesi” -ki bende bu komitede krallık temsilcisi olarak bulunuyorum- çevirme işini bana verdi (ama vaktim olmadığı için) komite bu defa doğrudan doğruya size başvurmak ve bu işi orada bir İngiliz’e yaptırarak, kitaptan 1000 nüsha bastırmak konulu ricamızı size iletmekle beni görevlendirdi. Komite masraflara karşı 150 Sterlin ödemeye hazırdır.” [1]

Bu mektup Anavatandan ayrı kalmış Yunanlılar Merkez Komitesi Genel Müdürlüğü-Galata, Konstantinople başlıklı kâğıda yazılarak gönderilmiştir. Kitap; Londra’da, Black Book: Persecution Of The Greeks in Turkey  adıyla basılmış ve Londra Yunan Büyükelçiliği tarafından, batı ülkelerine dağıtılmıştır. 1000 adet olarak basılan Kara Kitap toplam 163 Sterlin’e mal olmuş ve aradaki 13 Sterlin fark Londra Yunan Büyükelçiliği tarafından karşılanmıştır.

Eklisiyastiki Alitya (Kilise Gerçeği) Gazetesi

Rum Patrikhanesi’nin seyir defterine bakıldığında Kara Kitap kadar, Türklük için ağır eleştirilerin bulunduğu birçok yayın daha yapılmıştır. Bunlardan biri de Eklisiyastiki Alitya adlı gazetedir. Uzun yıllar Rum Patrikhanesi’nin yayın organı durumunda olan bu gazetede, işgalden sonra Türkçe gazetelerde çıkan Yunan karşıtı yazılar için de bir makale çıktı. Bu makale devrin gazetelerinden Akşam’da kaynak gösterilerek yayınlandı.

Rum patrikhane sinin resmi mürevvici efkârı olan Eklisiyastiki Alitya gazetesi Türk gazetelerinin neşriyatından bahsile diyor ki:

(…) bu gazeteler aldanmasınlar. Bir milletin müsavat valileriyle iğfal edildiği zamanlar geçmiştir. Patrikhane imtiyazatının iade-i merliyeti hakkındaki vaitler artık kimseyi müteessir etmiyor. Bu nazeriyat devresi kapanmıştır. Onlar anlamalıdır ki büyük hastalıklara, müessir ilaçlar lazımdır. Bu devlet yıkılıyor. Bu köhne ve hayide vaitlerle devlet toplanamıyacaktır. Ceograti istatistikler serdi ki Türk unsurunun ekseriyeti haiz olduğuna ve binaenaleyh Rum milletinin de böyle batıl tarzı tesviyelerle idarei maslahat edilmesi lazım geldiğine kimseyi ikna edemez. Haritaları tertip edenler unutmamalıdır ki, Rum unsuru birçok yerlerde ekalliyette ise baba mirası üzerindeki tarihi ve içtimai hukukunu gaybedemez. Zira Rum unsurunun ekseriyeti haiz olmaması asırlarca müddet kan ve ateşle ve cebri ihtidalarla nüfusumuzu azaltmış olan birahmane tazyik ve takıb neticesidir. Fakat içimizden hiç biri tebdili tabüyyet etmek fikrinde değildir. Biz baba toprağına olarak saf vatanperver Ahmed Rıza beyin pek doğru olarak söylediği veçhile kendi evimizin sahibi olarak kalıyoruz ve kalacağız. Bunlar Vilson’un programı üzerinde yanlış tefsirat ve tahrifatta bulunmak suretiyle bir defa dahi Elenizmi bu kadar feci sergüzeştlerden, fedakârlıklardan ve kan imtisaslarından sonra böyle müphem ve boş cümlelerle anlatabileceklerini zannediyorlar ise aldanıyorlar…” [2]

Eglisiyastiki Alitya’nın kışkırtıcı ve olayları saptırıcı faaliyetleri, saymakla bitmez. 23 Temmuz 1909′da Mülazım Tevfik Bey’i ve bazı Ulahları (Osmanlıların, Romanya’nın yerli halkına verdikleri ad.) katleden ve Ulah muhtarı Sotir Tasyanka’nın evine ateş eden Rum eşkiyası hakkında yanlı ve hakikati saptırıcı yayınlan yapması üzerine Tasvir-i Efkâr Gazetesi şunları yazdı: 

Galiba “Eklisiyastiki Alitya” herkes katledilsin ve katillerle onların muavin ve zuhurları hiçbir güne takibata hedef olmasın fikrinde bulunuyor ki; buna teesüften başka ne denilebilir ?” 

Aynı gazetede Kilisoralı Gavril Lukaç’ın ağzından Eklisiyasti Alitya şu yazılar da vardı:

Amal Yunaniye’ye ve Bir Cinayet-î siyasiyeye dair

Rum Patrikhanesinin vasıta-î nesr-î efkârı olan “Eklisiyastiki Alitya” Gazetesinin son nüshasında münderiç ve bir takım şikâyeti havi mazbatayı okuduğum zaman muhteviyatın Kilisora talik eden kısmın garabetine hem hayret ve hem teesüf etmekle beraber efkârı umumiye-î Osmaniyeyi tenvir etmek için keyfiyeti tamamiyle izah etmeye karar verdim. An-aslı Kilisoralı olduğum ve hala mefs-î Kilisora’da mutemekkin bulunduğum cihetle silsile-î vukuatı bütün hakikatiyle erbab-ı cihetle insafın piş-i inzarına vazi etmek isterim. Maksadım Patrikhanenin efkârına tercüman olan mezkûr gazete beyanatının kariyemizin ahvali hakkında hem natamam, hem de muhalif-i hakikat oldugunu meydan-ı aleniyete çıkarmaktır.

Evvelâ bütün ahali ve memurin hükümet indinde malum bir hakikat var ise o da (…) Kilisora genç Rumlarından mürekkep bir çetenin vücududur (…) Bu çetenin icraat-ı şekavet karanesini tarih ve isim tasrikiyle birer birer tadad etmek Rum Patrikhanesinin her türlü halef-î hakikat ifaddtından münezzeh olmasını arzu ettiğimiz lisan-ı ruhaniyesinin hilaf-ı hak u hakikat neşriyatına karsı en müskit bir cevap teşkil eder.

On iki temmuz tarihiyle Kesiriyeden Patrikhaneye gönderilmiş olan mahud mektubun o nakıs ihbaratını ikmal ve itmam etmek istiyorum. Hükümet-î malıalliye aleyhindeki şikâyet Rumlaştırılma istenildikleri halde mevcudeyitlerini muhafazada ısrar eden üç olacak cemiyet-î hafiye-î Yunaniye’nin tensibiyle itlaf edilmesi üzerine hükümetçe ittihaz edilen tedabir-î ciddiye-î adliyeye Rumlar tarafından takibat namı verilmesinden münbaristir…” [3]

Özellikle, işgalden sonra, Rum basınının saldırıları had safhaya çıktı. İstanbul’da çıkan Rumca gazetelerde her gün, Türklük aleyhine çirkin yazılar çıkıyordu. Bu Rum gazeteleri, İstanbullu Rumları patrikhanenin organize ettiği yürüyüşlere davet ettiler. Rum basınının bu saldırılan en üst düzeye getirmesi üzerine: İstanbul’daki Edebiyat Fakültesi’nde okuyan bir gurup üniversiteli tarafından hazırlanan bir bildiri, durumu protesto etmek için bütün gazetelere gönderildi. 

Bu konuda, Yeni Gün Gazetesi’inde; Osmanlı Darül-fünunun Rum Matbuatına Hitabı” başlığıyla bir haber çıktı. Haberde; “Darül-fünün talebesi dün akdettikleri içtimada memleketin geçirmekte olduğu buhran karşısında duydukları teessüratı ve Rum milletinin Türklüğe ait neşriyat-ı parazkeresinden mütevellid teessüratı ber vecih-î ati kaleme almıştır.” Denilerek, fakültelilerin aşağıdaki bildirisi yayımladı. Bildiride, belirli bir nezaket içinde fakat sitem dolu ifadeler yer aldı. 

Edvar-ı zafer ve felaket ol hadisatdır ki her milletin sernevüşt-î tarihîsinde birbirini takip eder. Hezimet karşısında sabır ve tahammül asil milletlerin hasais-î hulkiyesindedir. Osmanlı tarihinin bu elim sahifesi üzerinde aynı toprak ve aynı mukadderat ile birbirine merbut olan anasırın müşterek telehhüfatını ve hiç olmazsa ketm-î sürürunu talep etmek mukaddes bir hakkımızdır. Hasisa-î medeniyetten en uzak akvamda bu tabii hadesei ruhiyenin şahidi olmak kadar basit bir şey mutasavvur olamaz. Bir takım pespayelerin tezahürat-ı eserretkaranesi alîkadr milletimizin sükûn ve vakarı önünde avave-î kilap kabilinden iz bırakmaz, gelir mahvolur. Fakat matbuat oldukça payidar bir hayata malikdir. Bilhassa Rum tabaka-î münevver esinin makes-î tefekküratı olan Rum matbuatını ve bunu mizahi olan karikatürlerle imlayı sahaif eden kısmının daha dürbin, daha hattırşinas, hepsinden ziyade musibet zamanlarında milletlerin ahval-î ruhiyesinde daha vakıf görmek isterdik. Öyle hareket edelim, yazalım ki, o paçavralar atiyen bu toprak üzerinde birbirimizin yüzüne baktığımız zaman nasiye-î tesanüdümüze kirli bir perde çekmesin. Bu hususta hükümet-î hazıremizin nazar-î dikkatini celbetmekle beraber tekrar ederiz ki, milletler hakk-ı hayata ve binaenaleyh bir tarihe maliktir ve tarifi idbar ve ikbal devirlerinin hikâye-î tevalisinden başka bir şey değildir.

Edebiyat Şubesi”  [4]

Türk Düşmanı Rum Gazeteleri: Estiya, Kosmos, Amaliya, Patris, Teoglogos

O dönemde İstanbul ve İzmir’de çıkan Rumca gazetelerin ve dergilerin yanlı ve gerçekleri çarpıtıcı yayınları ile ihanetlerinin örnekleri saymakla bitmez. Örneğin; Yeni Gün Gazetesi İzmir muhabirinin bildirdiğine göre; Estiya adlı gazetenin bir nüshasında şu haber çıkmıştır:  

Rum Matbuatının Hezeyanları Devam Ediyor.

Türklerle Rumlar arasında mevcut olan ırkî ve mezhebi münaferat eski ananedir. Sabık ihtilafat-ı siyasiye Türkler tarafından intikap olan suiistimalat ile bu kadim ananeye inzimam ederek tezaüf eylemiştir… “Türkler badema umur-ı idareyi erbab-ı iktidarın (Rumların demek olacak) eline bırakmalıdırlar” Türkleri istihlaf hakkı, kavanin-î tarihiye ve tabiîyeye göre Yunanlılara aittir. Tabiatın amir bulunduğu ve tarihin de tasdik eylediği bu nevi icabatı tağyir ve tadil edecek bir kuvvet mutasavver değildir. Türkler dedikodudan feragat ederek bize iltica ederlerse daha iyi bir iş yapmış olacaklardır.”  

Kosmos Gazetesi“Türklerin silahlanmasından Yunan cemaati meyustur. (…) Pek çok Müselmanlar iki üç revolver taşıyorlar Bu teraliatın maksad-ı kışrı ne olduğunu daha ziyade izaha lüzum görmüyoruz.” ve “Şehrimizde ahvali meşkûk mehafilde alaim tehtit görülmektedir. Bu muvakkat günlerde hürriyet ve istiklal ağacını yeniden kanla sulamaya hazırız

Amaliya Gazetesi Türkler bizi tehdit ediyor” başlığıyla yazdığı bir makalede şu lisanı kullanmıştır: Türkler Yunanlıları tehdit ‘ediyorlar. Hâlbuki Yunan kanı akmadıkça amal-ı milliyenin husulpezir olmayacağını Türk istilasından yevm-î  halasa kadar akan Yunan kanı göstermektedir. Milletü vatan için fedakârlığı katlanmak lazımdır.

Patris Gazetesi: Dünyada büyük milletlerin akıttıkları kanlar esasat-ı hürriyeti temin eder!” [5]

Yunan gazetelerini alıntı olarak veren Yeni Gün Gazetesi, bir başka Türk gazetesi olan Duygu’nun anlamlı manşetini de bu nüshasında verdi.  “Hükümet yok mu?  [6]

Teoglogos Gazetesi’nde ise; Helenizm’in rengi olan, mavi bir resimde Wilson’un Attığı bir gülleden Venizelos şeklinde bir görüntü çıkarak bunu Ayasofya Camii’nin kubbesine oturtmuştur. [7]
 
Rum Patrikhanesi’nin Yayın Organı: “Ortodoksia”

Patrikhane’nin, bir başka yayın organı da Ortodoksia adlı dergidir, bu dergi 1930’lu yıllarda İstanbul’da çıkmakta idi. Derginin ön kapağının üstünde: “Ortodoksia. Ahlaki ve dini risale. İmtiyaz sahibi: Hristopolis Metropoli’ti Meletios Lukakis ve adres olarak: Mahal idare Fener Rum Patrikhanesi yazılmıştır. Kapağın altında ise Rumca olarak Ekumenikon Patriarhion yazılıdır. Kitabın arkasında da, Fransızca olarak: Patriarcat Ecumenique Stamboul Phanar yazılıdır. 

Eskiden İstanbul’da çıkan Ortodoksia dergisi şu anda Yunanistan’da çıkmaktadır. Ancak dergide; Yayın Kurulu olarak İstanbul’daki Sen Sinod dini meclisinin üyesi olan papazların adları yer almaktadır.  Neden artık burada çıkarmadıklarını anlamak için dergiyi okumak yeterlidir!  Dergide devamlı olarak,  İstanbul için; Konstantinopolis ve Rum Patrikhanesi için de Ekümenik Patriklik (OIKOYMENIKON PATRIARXEION) yazılmaktadır.

NOT: Fotoğrafta; “Ortodoksiya” adlı derginin 1940  yılında İstanbul’da ve 1998 yılında Atina’da çıkan iki sayısının kapağı görülmektedir.


[1]  Prof. Dr. Dimitri Kitsikis: Yunan Propagandası, Çev. Hakkı Devrim, Kaynak Kitaplar Yayınevi, 1964 s.112
[2]  4 Kasım 1918 Akşam – Eglisiyastiki Alitya’dan alıntı. 
[3]  6 Eylül l909 Tasvir-i Efkâr       
[4]  28 Teşrinisani (Kasım) 1918 Yeni Gün
[5]  28 Teşrinisani (Kasım) 1918 Yeni Gün 
[6]  28 Teşrinisani (Kasım) 1918 Yeni Gün
[7]  Prof. Dr. M. Tayyip Gökbilgin, Milli Mücadele Başlarken, s.5

RUM PATRİKHANESİ ve RUS KİLİSESİ

11/05/2012

Rusların Hıristiyanlıkla tanışması 988 yılında gerçekleşmiştir.  O zamanki adı ile “Kiev Devleti”nin Büyük Knez’i 1. Vladimir Kiev ile Novgorod’u birleştirerek bugünkü Ukrayna’dan Baltık Denizi’ne kadar büyük bir devlet kurmuştur. Bir putperest olan ve hatta insanların kurban edildiği ayinlere de katıldığı bilinen 1. Vladimir; Bizans İmparatoru Basileios ile askeri bir anlaşma yaparak ve kız kardeşinin de imparatorla evlenmesi karşılığında ittifaka girdi. Bu ittifak ile birlikte Rusların Hıristiyanlığı kabul etmesi ve ayinlerde eski kilise Slavcası’nın kullanılması taraflarca kabul edildi.

Hıristiyanlığın Rusların arasında kabul edilmesinin ardından, bir Bizanslı metropolit kiliseyi organize etti ve Ruslar dinsel açıdan 1037’den 1448’e kadar Konstantinopolis’in denetimi altında oldular. Ancak ilk kabul ediş esnasında eski Slavca’nın “Kilise Dili” olarak devrede olmasının Rus Kilisesi’nin bugünkü gücünde olmasındaki rolü büyüktür.

Rum Patrikhanesi’nin Ekümeniklik iddialarını biliriz. Ancak bu doğru değildir. Zira Ekümenik olmanın en büyük şartı; kilisenin bir Havari tarafından kurulmuş olmasıdır. Dünya’da bu vasfa sahip olan, üç Ekümenik Patrikhane vardır. (Roma, İskenderiye, Antakya) Fakat Roma dışındaki diğer kiliseler -ki bunlar bugün Ortodoks kiliselerdir- Rum Patrikhanesi’ni ekümenik olarak kabul ederler ve kendi aralarında Rum Patrikhanesi’ni “Eşitler Arasında Birinci(Primus inter pare) olarak tanımlarlar.

Burada şu husus çok önemlidir: Bu kiliselerde kullanılan dil hâlâ eski Yunancadır. İşte burada Rusların 988’de -Bizans kontrollü de olsa- Hıristiyanlığı kabul edişlerinde eski Slavcanın kilise dili olarak kullanılmasını şart koşmuş olmalarının önemi ortaya çıkmaktadır. Rus Kilisesi’nin aynı din ve mezhepte olmak dışında dil bağı yoktur ve diğer Slav kiliseler de eski Slavcayı kilise dili olarak kullanırlar.

İstanbul’un Fethi ile birlikte Rusya Yunanlılara karşı hasmane bir tutum sergilemeye başlar. İstanbul’un Fethi’nden önce bilindiği gibi Bizans imparatoru askeri destek karşılında ve Ortodoksluğu lağv etmek koşulu ile Papalığa taviz vermiş ve Katolik ile Ortodoksluğun birleştirilmesi için İstanbul’a gelen bir kardinal da Fetihten kısa bir süre önce kutlanan Paskalya Bayramı’nı Katolik Ritüeline göre icra etmiştir.

Rusya bu yapılanın dine karşı bir “ihanet” olduğuna inanmıştır. Bu inanış daha sonraki süreçte, Rusya’nın, Ortodoksların hamiliğine soyunmasına, Panslavizmin destekçisi olmasına ve sonraki asırlarda Osmanlı’nın başına çok dertler açan “Grek Projesi”ni (Project Grek) devreye sokmasına neden oldu.

Tarih boyunca diğer ülkelerde ve en çok Bizans’ta da olduğu gibi kilise; hep imparatorların maşası olmuştur. Rus Çarı 1. Petro (Büyük Petro) da bu bağlamda 1721’de Moskova Patrikliği’ni etkisizleştirdi ve devlet denetimi altında bir Sen Sinod kurdu. Bu tarihten sonra kilise daima çarlığın maşasıdır ve bağımsız hareket kabiliyeti yoktur.

1917 Ağustos’unda -ki o çok karmaşık bir dönemdi- Moskova Patrikliği yeniden kuruldu ve başına Patrik “Tihon” geçti ama bu kez de hemen ardından “Ekim Devrimi” gerçekleşti. 1917 Ekim Devrimi ile birlikte Bolşevikler, ilk olarak kiliselerin sınırsız mal varlıklarına el koydular ve Çar Romanov ve ailesi ile birlikte Moskova Patriğini de öldürdüler.

Bolşeviklere karşı çıkan bir grup din adamı kutsal eşyaları da kaçırarak eski Yugoslavya’da bir Rus Ortodoksluk merkezi kurdular. Bu kilise 1950 yılında New York’a taşındı ve diaspora Ruslarının en önemli dini merkezi oldu.

Rus Kilisesi’nin Bolşeviklerden itibaren olan Komünist dönemde yaşadıkları tek başına bir makale ile dahi irdelenemez. Bu makalemizde varmak istediğimiz noktada daha fazla açılıma gerek olmadığı kanaatindeyiz. Bu süreç; Çarların oyuncağı olan kilisenin bu kez de komünistlerin oyuncağı olduğu bir süreçtir ve sisteme bağlılık göstermeyen din adamları çok zor durumlara düşmüştür.

Stalin’in 1943’ten itibaren din politikasını değiştirmesi Rus Kilisesi için bir dönüm noktasıdır. Bu değişim; 1945’te 1870 Bulgar Eksarlığı Fermanı’ndan itibaren Rum Patrikhanesi tarafından afarozlu (Shizmatik) olan Bulgar Kilisesi’nin de durumunu değiştirmiştir. (Bu konuda bir önceki makalemizin okunması tavsiye edilir)

Sovyetler Birliği yıkılınca Patrik 2. Aleksey, Amerika’daki kiliseyi Rusya’daki Kilise ile birleştirmek istedi.  ABD Rus Kilisesi iki şartla birleşmeyi onaylayacaklarını açıkladılar. Komünistlerin katlettiği insanlar için bir anma günü ilan edilmesi ve eski Patrik Sergey’in komünistlere koşulsuz boyun eğmiş olduğu için bu hususta kilisece tüm Ruslardan özür dilenmesi. Bu talepleri  Putin ve Patrik Aleksiy kabul etmediler. Ancak yine de birleşme gerçekleşti. Tabi ki bu birleşme ile birlikte Moskova Patrikhanesi çok güçlendi ve Fener Rum Patrikhanesi’nin ekümenik iddialarına bir safsata olarak bakmaya başladı. Bu zaten Putin’in de desteklediği bir tepkiydi. Putin; İstanbul ziyaretinde Ortodoks olmayan devlet adamlarının dahi her ne sebeble İstanbul’da bulunsalar mutlaka bir ziyaret gerçekleştirdikleri Rum Patrikhane’sine uğramadı…

Dünya’daki en büyük Ortodoks nüfus bilindiği gibi Rusya’dadır. Bu noktaya, Rusya’nın değişimden önceki pozisyonunu ve SSCB dönemi göz önüne alınarak bakıldığında, Ortodoksların yarıdan fazlasının bu coğrafyada bulunduğu görülür. Moskova Patrikhanesi bu bağlamda, kendisinin dünyadaki en büyük Ortodoks cemaate sahip olduğunu ve Dünya üzerindeki her 2 Ortodoks’tan birinin Rus olduğunu her fırsatta ortaya koyar.

Sovyet Rusya’nın dağılması ile birlikte Moskova ile sürekli rekabet içinde olan Rum Patrikhanesi gözünü dağılma neticesinde ayrılan devletlerdeki kiliselere dikti. Bunların en önemlileri de şüphesiz Ukrayna ve Gürcistan kiliseleridir. Bu ülkelerdeki kiliselerin eskiden Moskova olan dini idare merkezini ya da otoritesini kendi ulusal politikaları çerçevesinde, kabul etmemeleri ise çok doğal bir tepkidir. Bu tepki Ukrayna ve Gürcistan’ı bir arayışa sokmuştur. Bu başsız kalan kiliseler, Rum Patrikhanesi’nin ağzının suyunun akmasına neden olması ise bir başka önemli noktadır.

Rum Patriği Barholomeos 7-12 Ekim 2011 arasında Aynaroz Bölgesi’ne bir ziyaret yaptı. Bu ziyaret, o bölgede Rusya için fevkalade önem arz eden “Aziz Pandeleimon Rus Manastır”ı ile ilgili Rusya’nın da önemli bir adım atmasına neden oldu. 30 Eylül 2011’de Rus Patriği Kiril, Devlet başkanı Dimitri Medvedev ve çok üst düzey bürokratların katılımı ile “Aziz Pandeleimon Rus Manastırı Kültür ve Manevi Mirası Koruma Kurulu” oluşturuldu ve bu manastırın rehabilitasyonu için çok büyük bir bütçe ayrıldı.

Böyle büyük bir gövde gösterisinin nedenleri arasındaki en önemli husus ise 1 Eylül’de Rum Patrikhanesi’nde yapılan ve kendileri ile ilgili konuları da içeren ama Rus Kilisesi’nden bir temsilcinin çağırılmadığı bir toplantıdır.

Eski Sovyet yönetiminde olan Baltık ülkelerinin kiliseleri de bu değişim sürecinde teker teker Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlandılar ama bunlar Ukrayna ve Gürcistan kadar önemli değildir. Bu iki ülkede de geçtiğimiz iki yıl içinde Rum Patriği Bartholomeos’un gövde gösterileri oldu ve Rusya tarafından hoş karşılanmadı. Bir sonraki yazımızda; bu gezileri ve Patrikhane’nin Ukrayna ve Gürcistan faaliyetlerini ayrıntıları ile ele alacağız.

http://www.21yyte.org/tr/yazi6600-Rum_Patrikhanesi_ve_Rus_Kilisesi.html

http://www.ilk-kursun.com/haber/104068

http://www.bagimsizmedya.com/rum-patrikhanesi-ve-rus-kilisesi

HALİÇ’TEKİ DEMİR KİLİSE’NİN ve BULGAR CEMAATİ’NİN TARİHİ (2.Bölüm)

29/04/2012

“Haliç’teki Demir Kilise ve Bulgar Cemaati” başlıklı bu makalemizin ilk kısmı için önceki bölümü de okuyunuz. [1]

Bulgarlar 1870 tarihli Padişah fermanına rağmen Fener Rum Patrikhanesi tarafından millet olarak aforoz edilmişler ancak Bulgar kaynaklarında sıkça rastlandığı üzere, bu “shizma” (Aforoz) işini pek de ciddiye almamışlardır.[2]

Bu durum 1944 yılına kadar devam eder. 9 Eylül 1944’de Bulgaristan’da Sovyet Rusya destekli komünist bir rejim başladı. Bulgaristan Hükümeti dış dünya ile bağlarını tamamen koparmamak, hatta bazı ülkelere sempatik görünmek için Bulgar Ortodoks Kilisesi’ni destekler bir havaya girdi. Amaç kiliseyi devlete bağımlı/kukla bir idare olarak yönetmekti. Bir taraftan Fener Rum Patrikhanesi tarafından aforozlu (Shizmatik) ilan edilen, öte yandan uzun yıllar gerçek anlamda başsız kalan Bulgar Ortodoks Kilisesi politik açıdan kullanılmaya hazırdı.

Ortodoks dünyasının liderliğini ele geçirmek isteyen Rus Patrikhanesi ile Fener Rum Patrikhanesi arasında ezelden beri süre gelen rekabet ile o yılların Avrupa’sını paylaşan siyaset birleşti. Galip devletler siyasi etki alanlarını paylaşırken, Balkanları Sovyet Rusya’ya bırakmışlardı. Dış ülkeler ile olan ilişkilerinde, bu ülkelere sempatik görünmek Rusya için de çok gerekliydi. Rusya’nın yöneticileri, Bulgaristan gibi komünist idare altındaki diğer ülkelerin ulusal kiliselerini de kendi kiliselerine manevi açıdan bağımlı hale getirmeye çalışıyorlardı.

Ocak 1945’te, Moskova’da bir Ortodoks birliği toplantısı yapıldı. Fener Rum Patrikhanesi temsilcilerinin de katıldığı bu gibi toplantıya sadece Rum Patrikhanesi tarafından “shizmatik” ilan edilmiş, Bulgar Kilisesi temsilcileri katılmadı. Bu toplantıda Rus Patriği’nin, ”Kardeş Bulgaristan Kilisesi’nin de artık Ortodoks birliğine dâhil olması gerekir. Bu yolda her şeyin yapılması gerekmektedir.” fikrini ağırlığını koydu

Sıkışan Rum Patriği; Bulgarların kendisine bir mektup yazarak 5 Mart 1870 tarihli padişah fermanı ile başlayıp 1872 yılında shizma (Aforoz) ile noktalanan ayrılık için özür dilemesini istedi. Rus Patriği tarafından da benimsenen bu çözüm, Bulgar Ortodoks Kilisesi’ne derhal bildirildi. Politik güçler tarafından organize edilen bu gelişmeler sürerken 21 Ocak 1945 tarihinde, Sofya’da acele olarak bir kilise genel kurulu toplandı ve Sofya Metropoliti Stefan Eksarh seçildi. Yine aynı kurulda komünist yöneticilerin dikte ettirdiği “Bulgar Ortodoks Kilisesi Tüzüğü” de onaylandı. Stefan, Eksarh seçilir seçilmez Rum Patrikhanesi’ne aman dileyen uzun bir mektup yazdı.[3]

Bu mektup ile Bulgarların, Osmanlı Devleti’nin de destek ve hoşgörüsü sayesinde elde ettikleri dini özerklik bir kenara atılmaktaydı. Böylece 73 yıldır süregelen anlaşmazlıklar ile karşılıklı olarak birbirlerini reddeden bu iki kilise arasında tekrar bir yakınlaşma oldu. 3 Şubat 1945’de Nevrokopski Boris ve Tırnovski Sofroniy dini lakaplarıyla bilinen iki Bulgar metropoliti, İstanbul’a geldiler ve Şişli’de, içinde Sveti İvan Rilski kilisesinin de bulunduğu Eksarhlık binasına – ki o esnada sadece Eksarhlık Vekilliği – yerleştiler. 5 Şubat 1945’de o esnada İstanbul’da bulunan Bulgaristan uyruklu Arhimandrit (Bir dini rütbe.) Andrey Veliçki ile birlikte Rum Patrikhanesi’ne giderek shizmanın kaldırılması ile ilgili görüşmelere başlanmasını rica ettiler. Şubat ayı içinde yapılan bir kaç görüşme sonucunda shizmanın kaldırılmasına karar verildi.

19 Şubat 1945’da Rum Patrikhanesi ”Tomos” denilen bir belge yayınlayarak Bulgar Kilisesi’ni tanıdığını ve kucakladığını açıkladı. Bu belgede Fener Rum Patriği Benyamin ile beraber Rum Patrikhanesi Sen Sinodu’nu teşkil eden 12 metropolitin imzaları vardır. Rum tarafından verilmiş olup belgede Bulgar tarafının imzası yoktur. Bu hikâyede her iki tarafın müştereken imzalandığı bilinen tek belge; daha sonra bir anlaşmaya çevrilmemiş olan 19 Şubat 1945 tarihli ve tam olarak ne olduğu anlaşılamayan protokoldür. Bahsi geçen protokolün aslı bulunamamıştır ve “Tomos” denilen dini belgenin de aslı ortada yoktur.

1966 yılında ilk Bulgar Patriği olarak görevde bulunan Kiril bu konu üzerine özel bir çalışma yaparak bir gizli rapor hazırlamış ve Bulgar Kilisesi’nin üst düzey yöneticilerine dağıtmıştır. Elinde kilisenin tüm imkânlarını kullanmak, arşivini istediği gibi inceleme olanaklarına sahip olan Bulgar Patriği Kiril dahi bu anlaşmanın ya da protokolün aslını bulamamıştır. Rapordan bazı alıntılar şöyledir:

“(…) Maalesef Bulgar Sen Sinodu’nun arşivinde shizmanın kalkması için karma komisyonun bir protokolü bulunamamıştır. (Not: Bu kısmın altı çizilidir.) Bunun için İstanbul’daki Eksarhlık Vekilliği’nin geleceği hakkında bizi aydınlatacak bir bilgiye sahip olamadık. (…) Çünkü patrikhanenin kabul etmemesine rağmen, İstanbul’da Eksarhlık Vekilliği vardı ve varlığı Türk makamlarının hoş görüşü ile kabul edilmiştir.

Bulgar Patriği Kiril 9 Nisan 1966”[4]

5 Şubat 1945’de Fener Rum Patrikhanesi’nin içinde bulunan Aya Yorgi Kilisesi’nde; Bulgar, Yugoslav, Yunanistan, Sovyet Rusya, Polonya ve İngiliz başkonsoloslarının da bulunduğu bir ayin yapılarak aforozun kaldırılması için dua edildi. Fener Rum Patriği Benyamin aynı gün; “Bulgaristan Eksarhı ve Sofya Metropoliti Stefan’a” diye başlayan bir telgrafla yapılan töreni ve kutsamayı haber vererek kendisini tebrik etti. Bulgar Eksarhı Stefan da 28 Şubat 1945 tarihli bir telgrafla Rum Patriği’ne teşekkür etti. Bu olaya politikanın karışmış ve kilisenin bu işe alet olduğunun bir başka delili de; Bulgar Devleti’nin, Rum Patrikhanesi’ne teşekkürde dini otoriteden daha önce davranması ve 23 Şubat 1945 tarihinde Bulgar Dışişleri ve Dinişlerinden Sorumlu Bakan Stoyanof imzası ile Fener Rum Patriği’ne hitaben şöyle bir telgraf çekti: [5]

“Bulgar Hükümeti adına çok mutluyum. Bu nedenle şahsınıza, büyük tatminimizi ve teşekkürlerimizi sunuyorum.”

İstanbul’daki Bulgar Kiliselerinin de ruhani yönden, Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlanmış gösterilmesi üzerine, Bulgar heyetinde olup İstanbul’da yaşayan (Bulgar uyruklu) Arhimandrit Andrey Veliçki’nin görevine devletçe son verdirilmiş ve 6 Aralık 1945’te ülkeyi terk etmesi istenmiştir. Shizmanın kalkması ile birlikte İstanbul Bulgar Ortodoks Kiliseleri ile Rum Patrikhanesi arasında ciddi problemler yaşanmaya başlandı.

Rum Patrikhanesi, Şubat ayından itibaren Bulgar Kiliselerinde kullanılan dini belgelerin Rumca olarak verilmelerini talep etti. O zaman Bulgar Ortodoks Kiliseleri’nde ruhani olan Protoirey (Dini bir rütbe) Yoakim Mustref ile Rum Patrikhanesi arasında zorlu bir mücadele başladı. Mustref 21 Mart 1946 tarihinde, Bulgar Eksarhı Stefan’a bir mektup yazarak durum hakkında bilgi verdi ve dini belgeler ile ilgili sıkıntıları dile getirdi. (Bulgar Eksarhlık Vekilliği’nin 21 Mart 1946 tarihli mektubu. Sureti Bojidar Çipof arşivindedir.) Mustref, 18 Eylül 1946’da, Ankara’daki Bulgar Büyükelçisine de bir mektup yazarak patrikhanenin hiçbir dayanağı olmayan istekleri için destek istedi. Büyükelçi Angelof, Mustref’e bir cevap vererek şu ifadeyi kullandı:

“(…) gayet basit olarak onlara hiç önem vermeyiniz ve belgelerinizi şimdiye kadar yapmış olduğunuz gibi Bulgarca vermeye devam ediniz. Elçiliğimize, Bulgar Eksarhı’nın bu konu ile ilgili yazınıza verdiği cevabın bir nüshasını acele yollayınız. Ankara 24 Eylül 1946 Büyükelçi V. Angelof” [6]

Protokolün yapılış tarihinde hasta olduğu ya da başka bir gerekçeyle bu delegasyona iştirak etmeyen Bulgar Eksarhı Stefan protokolden 10 ay sonra İstanbul’a gelerek, Rum Patriği ile görüştü. Bu konuda Cumhuriyet Gazetesi’nde şu haber çıktı:

“Patrikhane ile Bulgar Kilisesi dün barıştılar. Şehrimize gelen Bulgar Eksarhı Patriğin elini öptü ve ona hediyeler verdi.” [7]

İlk başta politikanın oyuncağı olan Eksarh Stefan daha sonraki yıllarda komünistlerle anlaşmazlığa düştü ve 1948’de istifasını verdi. Bu istifayı verdikten hemen sonra Paisiy Vraçanski ve Kiril Plovdiski adındaki iki metropolit tarafından oyuna getirildiğini anladı ve istifayı geri almak için geri döndü. Fakat bu iki metropolit istifasının yürürlüğe konduğunu, kasaya kaldırıldığını ve bunun gibi mazeretlerle kendisini geri çevirerek isteğini yerine getirmediler. Eksarh Stefan daha sonra Bane Karlovsko Köyü’nde komünistlerce gözaltına alındı ve hayatının sonuna kadar orada bir evde yaşadı.[8]

Metropolit Kiril uysal biri olduğu için devletin de desteğiyle Sen Sinod Vekili oldu. Komünistler; 1950 yılı sonunda bir “Kilise Nizamnamesi” hazırlayarak bunu Bulgar Sen Sinodu’na kabul edilmesi için yolladılar. Tabi ki Bulgar Sen Sinod’u da bu nizamnameyi hemen kabul etti. Aslında kilise yasalarına (kanonlar) göre bu antikanonik bir hareket oldu. Çünkü bu gibi bir nizamnamenin kabul edilebilmesi için geniş katılımlı bir ”Ulusal Kilise Toplantısı” yapılması ve nizamnamenin bu toplantıda hazırlanması gerekirdi.

8 ila 10 Mayıs 1953 tarihinde yapılan “Ulusal Kilise Toplantısı” ile Bulgar Eksarhlığı’nın artık Bulgar Patrikhanesi’ne dönüştürülmesi kararı alındı. 11 Mayıs 1953’de Sen Sinod Vekili Metropolit Kiril de ilk Bulgar Patriği olarak seçildi. Patriklik törenine tüm kiliseler davet edildi. Rum Patrikhanesi bu törene katılmadı. 8 yıl sonra, 1961’de bir mektup yollayarak Bulgar Patrikhanesi’ni tanıdığını beyan etti.

Bu dönemin en önemli olayı; protokolün yapılmasıyla birlikte ortaya çıkan “Dini Belgeler” krizidir ve Rum Patrikhanesi’nin derhal Türkiye’deki Bulgar Ortodoksları asimile etmeye kalkışmasıdır. 1994 yılında da tekrar hortlayacak olan bu dini belgeler sorunu; bir yandan Bulgar Cemaati’ni ruhani ve idari açıdan, Rum Patrikhanesi’ne bağlamak, diğer yandan ise (o zaman) dini belgelerden bir kazanç elde etmek olarak; iki farklı açıdan ele alınmalıdır. 1994’te yapılanlar; hadisenin kazanç yönüyle değil, ruhani bağımlılığın yanı sıra hiyerarşik olarak da Rum Patrikhanesi’nin üstünlüğünün Bulgarlarca tescil edilmesi ve Patrikhane’nin, Türkiye’de tescil ettirmeye çalıştığı sözde “Ekümenik” vasfının Bulgarları kullanarak “de facto” bir durum yaratılmak istenmesidir.

10 Kasım 1989 tarihinde, Bulgaristan’da iktidardaki Todor Jifkov yönetimi kansız bir darbe ile indirildi ve “Büyük Demokrasi Dönemi” diye adlandırılan süreç başladı. Birdenbire ortaya çıkan büyük sermayeler; eski idareciler, mafya mensupları ve gizli servis elemanlarının elinde toplandı. Sonuçta ülkede gelir dağılımı bozuldu, işsizlik, pahalılık ve özellikle suç işleme oranı arttı. Bulgar Kilisesi açısından da bu gelişmeler, pek olumlu sonuçlar vermedi. Komünist Parti zamanında kurulan Diyanet İşler Müdürlüğü; Bulgar Kilisesi’ni uluslararası platformda saygınlık kazanmak için günümüzde de olduğu gibi kullanmaya kalktı.

1990 yılında yapılan, “Ulusal Yuvarlak Masa Toplantısı”nda Bulgar Patriği Maksim; Komünist yönetimin adamı olmak, Eski ve Yeni Ahid’i dahi tam olarak okumamış olmak ve en önemlisi yasal bir şekilde seçilmemiş -komünistler tarafından bu göreve getirilmiş- olmakla ve daha buna benzer birçok şeyle itham edildi. Gelişen olaylarda bütün yüksek rütbeli din adamları şeytandan daha kara gösterildiler. Eski din adamlarının itibarları aşırı zedelenmiş olduğundan, yeni bir Sen Sinod’un ve patriğin seçilmesi için kilise ve halkın iştirak ettiği bir konsilin toplanması gerekirdi fakat bu da yapılmadı. İşler sürünceme kaldı ve Bulgar Kilisesi saygınlığını günden güne yitirdi.

S.D.S partisinin başkanı olan Filip Dimitrov’un iktidarında, o dönem milletvekili olan Hristofor Zıbev sahneye çıktı ve parlamentodaki “Diyanet İşleri Komisyonu”nun başına geçti. Kendisini Mesih de ilan eden Zıbev, kısa sürede birçok taraftar topladı. Diyanet İşleri Başkanlığına da yaşlı bir avukat olan Metodi Spasov tayin edildi. Metodi Spasov için Hristofor Zıbev’in adamı olduğu iddiaları ortaya atıldı. Bu arada, Zıbev yasal olmayan (Dini kanonlara göre) bir şekilde “Arhiepiskop” dini rütbesini aldı. Yeni idare tarafından uygun görünmeyen bazı metropolitler, Metodi Spasov’un idaresindeki Diyanet İşleri Müdürlüğü tarafından azledildiler. Patrik Maksim tarafında olanlar, bu gelişmeleri kilisenin otonomisine tecavüz olarak nitelendirdiler.

30 Mayıs 1992 günü Metodi Spasov, komünist ajanı olduğu gerekçesiyle, Patrik Maksim’in azli için emir verdi. Yine aynı emirle yeni bir Sen Sinod tayin etti ve bu ikinci Sen Sinod’un başına da başkan vekili olarak Metropolit Dimon’u getirdi.

Zıbev; 1 Haziran 1992 günü sabahın erken saatlerinde taraftarları ve fedaileri ile birlikte Sen Sinod merkezini işgal etti. Patrik Maksim, ruhbanlar ve sivil memurların binaya girmelerini kaba kuvvet kullanılarak önlendi. Korumalarla çıkan çatışma sonunda içeri giremeyen Patrik Maksim ve diğerleri, Sofya Metropolitliği’ne çekildiler ve uzun bir süre orayı Patrikhane merkezi olarak kullandılar. İşin garibi Bulgar Devleti bu işgalcilere, kapısında korumalar bekleyen ikinci Sen Sinod’a hiçbir müdahalede bulunmadı.

Bu arada, SDS hükümeti yetkiler vaat ederek, Nevrokop Metropoliti Pimen, Vratza Metropoliti Kalinik, Stara Zagora Metropoliti Pankratiy, Episkopos Antoniy ve Episkopos Galaktion ile anlaştı. Bu ruhaniler, Nevrokop Metropoliti Pimen başkanlığında yeni bir sinod kurdular ve kısa bir zaman içinde yeni metropolitler seçtiler ve atadılar. Bu suretle Bulgaristan’daki metropolitlik bölgelerinde, Maksim’e bağlı olanlar ve Pimen’e bağlı olanlar olarak iki ayrı metropolit ortaya çıktı. Bazı bölgelerde din adamlarına yakışmayacak hadiseler oldu. Metropolitlik binalarına, kiliselere, manastırlara kapıları kırılarak girildi, binalar yağmalandı. Bir diğer tarafı içeri sokmak istemeyen ruhaniler dövüldü.

Bir süre sonra Pimen’in Sinodu’ndan Antoniy ve Galaktion af dilediler ve Patrik Maksim’e tekrar katıldılar. Patrik Maksim’den yazılı olarak af dilemek isteyen bazıları ise, tehdit edildi ve vazgeçirildi.

Tam iki yıl Sen Sinod binası, Pimen taraflarının elinde kaldı. Patrik Maksim’in itirazları sonuçsuz kaldı. Bir tarafta yasal Sen Sinod’un başı olduğunu iddia eden Maksim; diğer tarafta “Maksim komünist ajanıdır. O ve tarafları tayin ile gelmişlerdir. Biz gerçek Sen Sinoduz.” diyen Pimen taraftarları kavgalarını sürdürürken Bulgaristan Devleti hadiselere sadece seyirci kaldı. Belki dini konulara karışmak istemedi, belki işine geldiği için karışmadı. Ancak, bu olanlar, Fener Rum Patrikhanesi’nin işine yaradı. Bütün bunlar, demokratik değişimler yaptığını ilan eden, Avrupa Birliği’ne aday bir ülkede cereyan etmekteydi.

1 Haziran 1994 tarihinde Metropolit Neofit kalabalık bir fedai gurubuyla ve karşı tarafı şaşırtarak Sen Sinod binasına girdi ve binayı tekrar ele geçirdi. Böylece eski Sen Sinod ve Patrik Maksim, binaya yeniden yerleşebildiler.

4 Temmuz 1996 tarihinde, tarihte örneği görülmemiş bir uygulamayla; Bulgaristan’da, isyancı taraf olarak bilinen Metropolit Pimen ikinci Patrik seçildi. Yasal patrik olarak bilinen Maksim ve Sen Sinodu, bu seçimin yapılmaması için devlete baskı yaptılar fakat engelleyemediler. Kilise konsülü yapılırken Metropolit Pimen’e, Kiev Patriği Filaret, Makedonya Kilisesi’nden bir teolog da katılarak destek verdiler. Bu arada eski başbakan Filip Dimitrov ile Başsavcı İvan Tataçev de bu toplantılara katıldılar. Bu iki kişi için, Maksim taraftarları; ”Kilisenin parçalanmasına sebep olanlar.” demektedirler ve dış kaynaklarca desteklendikleri iddia edilmektedir.

Bu konsülde yeni bir kilise tüzüğü de kabul edilmedi. Maksim taraftarları buna karşı grubun fikir adamlarının (İdeologları) zayıf olmasını gerekçe gösterdiler. Bu kişiler Prof. Radko Poptodorof ve Papaz Anatoliy Balaçef’tir. Eski isyancılardan Metropolit Kalinik’in konsüle iştirak etmemesi ise dikkat çeken bir durumdur. 91 yaşındaki Pimen, Bulgaristan’a ikinci patrik oldu. Başsavcı İvan Tataçev de Pimen’i tescil edeceğini ve yasal olduğunu savundu.

İkinci Patrik Pimen vefat etmiştir. İkinci Bulgar Sen Sinod’u; varlığını, Metropolit İnokentiy’in Sen Sinod vekilliğinde halen sürdürmektedir. Bulgaristan’da şu anda iki başlı kilise vardır ve daha uzun süre bu ayrılığın devam edeceği sanılmaktadır. Bulgaristan’da vuku bulan bu hadiseler; tarihte sayısız örneklerine tanık olduğumuz, dinin, din adamları tarafından istismar edilmesine çarpıcı bir örnektir ve Bulgar Kilisesi içindeki karmaşa halen devam etmektedir..[9]

http://www.ilk-kursun.com/haber/102749

http://www.bagimsizmedya.com/halicteki-demir-kilisenin-ve-bulgar-cemaatinin-tarihi-2-bolum

[1] http://www.ilk-kursun.com/haber/101927 ya da http://www.21yyte.org/tr/yazi6574-Halicteki_Demir_Kilise_ve_Bulgar_Cemaati_.html

[2] Bulgaristan’da yayınlanan Novvek (Yeni Asır) Gazetesi’nde 20 Mayıs 1901’de bu hususta çıkan bir haber şöyledir: “Aforozlu olalım veya olmayalım biz böyle iyiyiz. (…) Fener papazları bizi cennete götüremeyeceği gibi Rum Patriğinin aforozu da bizi cehenneme göndermez.” 1901’de aforoz (shizma) devam etmekteydi

[3] Bulgar Patrikhanesi Arşivi, Tarih: 21 Ocak 1945, protokol no: 360, Ortodoksia Dergisi 1945 Şubat Özel Protokol Sayısı, s. 54-55-56-57 Bahsi geçen mektupta 21 Ocakta toplanan kurul ve kurulda alınan kararlar hakkında da ayrıntılı bilgi verilmektedir.

[4] Bulgar Patrikhanesi Arşivi, Bulgar Patriği Kiril’in 9 Nisan 1966 tarihli gizli raporu. Mikrofilmi Bojidar Çipof arşivinde mevcuttur.

[5] Ortodoksia Dergisi 1945 Şubat Özel Protokol Sayısı, s. 81

[6] Bulgar Büyükelçisi’nin 24 Eylül 1946 tarih ve 923 sayılı mektubu. Orijinali Bojidar Çipof arşivindedir.

[7] Cumhuriyet 26 Ekim 1945

[8] Bu kısım, Bulgar Patrikhanesi Arşivi Müdürü Dr. Hristo Temelski’nin, Eksarh Stefan ile ilgili olarak Bojidar Çipof’a hazırladığı çalışmadan derlenmiştir.

[9] Halen İki Başlı Olan Bulgar Patrikhanesi’ndeki İhtilafların Kronolojisi ve İki Başlı Kiliseye İki Patrik bölümleri; çeşitli Bulgar gazetelerinden derlenmiştir. Gazetelerin çokluğu nedeniyle burada tek tek ad ve tarihleri zikredilmemiştir.

KOMİK(Mİ) FOTOLAR 8

29/04/2012

HALİÇ’TEKİ DEMİR KİLİSE’NİN ve BULGAR CEMAATİ’NİN TARİHİ (1.Bölüm)

23/04/2012

Bu makale; Bojidar Çipof’un Mayıs 2003′te, Kadir Has Üniversitesi’nde yapılan “Dünü ve Bugünü ile Haliç Sempozyomu”nda verdiği ve sempozyum bildirileri olarak basılan kitapta da yer alan konferansının genişletilmiş şeklidir. Yazarın “PATRİKHANE ile MÜCADELEM” adlı kitabının da giriş kısmında yer almaktadır.

İstanbul’da, Haliç’te bir “Demir Kilise” vardır. Herkes önünden geçtiğinde merakla bakar. Bu aslında çok önemli bir yapıdır. Çünkü Osmanlı Dönemi’nde, Türkiye’de inşa edilen ilk “prefabrik” yapıdır. Bu gün Türkiye’deki Bulgar Ortodoks Cemaati 400 kişi civarındadır ve bunların büyük bölümü de kiliseye düzenli gitmez.

Bulgarların “Bulgar Paskalyası”, Bulgarca söylemi ile “Çarigradski Viligden” 1 Nisan 1860’ta Haliç’te yaşanmıştır. Bu tarih Bulgar Kilise hareketinin başlangıcı kabul edilir ve daha sonraki 10 yılda yaşananlar sonucunda; 27 Şubat 1870 Cuma günü, Sultan Abdülaziz’in verdiği fermanla Bulgar Eksarhlığı resmen kurulmuştur. Ne yazıktır ki süreç içinde, Rum Patrikhanesi’ne karşı sürdürülen mücadele ve bu mücadeleyi sürdürenler unutulmuştur.

Bulgaristan; 2. Meşrutiyet’in (1908) karışık ortamında bağımsızlığını ilan ederek ortaya çıkan bir ülkedir. 3. Çarlık Dönemi olarak da bilinen süreç; 1908’den, ülkenin komünist rejime döndüğü 1944’e kadar sadece 36 yıl sürdü. 1944’ten, Todor Jifkov yönetiminin yıkılarak yerine cumhuriyet rejiminin geldiği 1991’e kadar da 47 yıl sosyalist cumhuriyet dönemi oldu. Halen devam eden demokratik cumhuriyet ise 17 seneden beri süregelmektedir. 100 yaşında olan ve bu yüz yıl içinde 3 farklı yönetimle idare edilmiş Bulgaristan; bu mevcudiyetini, 1293 Harbi ya da 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi’nin getirisi olan Aya Stefanos Antlaşması’na bağlar ve ona şükran duymaktan geri kalmaz.

1870’te, Sultan Fermanı ile kurulan Eksarhlık’tan doğan şükran, 1878’de Rusya’ya şükrana olarak saf değiştirir. Bu zaman diliminde Bulgarlar ile Rum Patrikhanesi birbirlerini tanımamaktadırlar. Zaten 1870’ten itibaren (Rum Patrikhanesi tarafından) aforozludurlar. Nasıl olduysa ülkenin komünist rejime geçmesinden sonra birbirlerini tanıdıkları 1945 yılından itibaren, Bulgarlar tamamen başka yöne döndüler. Bundan sonra, Rum Patrikhanesi, İstanbul Bulgar Cemaati’nin yönetimini ele geçirmeye kalktı. Bulgar siyasiler, görevliler ve din adamları da buna yardımcı oldular.

Bu suretle, Sultan Fermanı ile kazanılan kilisenin yönü; Rum Patrikhanesine döner ve ona olan bağlılık adına yapılmadık entrika kalmaz. 1860’larda henüz bir Bulgaristan yoktur. Bu nedenle de dini bağımsızlık mücadelesi ruhani kişilerce sürdürülmüştür. 1945’te yapılan bir protokol İstanbul Bulgar Ortodoks Cemaati’ni allak bullak etti. Aslında yapılan Anayasamıza da aykırıydı. Çünkü bahsi geçen cemaatin neredeyse tamamı Türk vatandaşlarından oluşmaktaydı ve halen de öyledir. Bu cemaat üzerinde 1945 yılından bu yana çokça oyunlar oynanmakta ve Rum Patrikhanesi tarafından asimile edilmeye çalışılmaktadır.

Bulgar Ortodoks Cemaati’nin ve Kilisesi’nin kimliğini bulması, hatta Bulgaristan Devleti’nin temelleri dahi üzerinde bulunduğumuz bu coğrafyada, İstanbul’da ortaya çıkmıştır. Bulgar Kilise tarihinin, ilk papaz evi, ilk matbaası, ilk kilisesi, Eksarhlığın kurulması için ilk mücadele, kilisenin örgütlenmesi İstanbul’da başlar. Bulgar Ortodoks Cemaati’nin ve hatta Bulgaristan Devleti’nin tarihsel başlangıcı da buradadır.

Osmanlı Devleti’nin benimsediği millet sistemi ile ilk başlarda “Rum Milleti” içinde sayılan Bulgar Ortodoksların tarihi incelendiğinde, Rum-Bulgar çatışmasının daima ön planda olduğu gözlenir. Bu çatışmalar; Fener Rum Patrikhanesi ve ruhani hiyerarşisindeki din adamlarının nüfuz ve çıkar amaçları güden baskıları sonucunda ortaya çıkmıştır ve günümüzde de devam etmektedir.

Burada Doğu ve Batı Kiliseleri’nin yapısını konunun daha anlaşılabilmesi açısından bir kaç cümle ile kısaca açmak gerekir. Batı Kilisesi olarak tanımlanan Katolik Kilisesi ile daha yakın bir tarihsel geçmişi olan Protestan kiliseler; “Ümmetçi” bir davranış sergilerler. Dini öğretilerinde ve faaliyetlerinde ulusalcılık ve milliyetçilik ön planda değildir. Amaç olabildiğince insanı kendi kiliseleri çatısı altında sadece inanç yönünden toplamaktır ve bu da misyonerliğin temel felsefesini oluşturur.

Doğu Kilisesi’ndeki ise durum farklıdır. Çünkü burada ümmetçilik yoktur. Ulusalcılık ve milliyetçilik ön plandadır misyonerlik ve “Hıristiyanlaştırma” faaliyetleri de yoktur. Ortodoks mezhebine bağlı kiliselerde ön planda olan daima milliyetçiliktir. Ortodoks kiliseleri bir yandan otonomilerini, dini özgürlüklerini sağlamaya çalışırken öte yandan. Fener Rum Patrikhanesi’nin “Ekümeniklik” iddiası ve “Tüm Ortodokslar Helen’dir” felsefesi ile kurmaya çalıştığı baskı ile uğraşırlar. Bu reddedilmesine karşın din adına milliyetçilik yani “filetizm”dir.

Osmanlı Yönetimi tarafından “Rum Milleti” içinde sayılan Bulgarlar, Rum din adamları tarafından sömürülmekte ve özellikle lisan ve kültürlerini öğrenme açısından zorluk çekmekteydiler. Millet sisteminin sadece ruhani yetkiler içermeyip idari yetkiler, yargı, vergi ve daha birçok hususu da içerdiği göz önüne alındığında Bulgar Ortodoksların sıkıntıları, Osmanlı İdaresinden değil Rum Patrikhanesi despotlarından gelmekteydi.

Uyuşmuş kalmış olan Bulgar Milleti’nin ruhuna ilk iman kıvılcımını Paisiy adında bir Bulgar keşiş atmıştır.[1]

1762 yılında Atos Dağı’nda, Hilendar Manastırı’nda yaşayan keşiş Paisiy “Slav Bulgar Tarihi” adlı bir el yazması kitap yazdı. Aynoroz’daki Hilendar Manastırı, günümüzde artık bir Sırp manastırıdır. Bulgarların yönetiminde sadece Aziz Zoğraf Manastırı (Sveti Georgi Zoğraf) kalmıştır. Bu kitabın en önemli kısmı şöyledir: “Ey Bulgar ecdadını öğren dilini tanı… Ben bütün Bulgarlara bizim milletimizin de anlı şanlı bir millet olduğunu ortaya koymak için bu kitabı yazma zahmetine girdim ve buna devam edeceğim. Ben öyle Bulgarlar tanıyorum ki şaşkınlık içinde kendilerini Bulgar saymaktan son derece utanıyorlar… Tam aksine bunlar Yunanca öğreniyorlar… Ey akılsız millet neden öz dilinden utanç duyuyorsun… Neden öz dilinde düşünmek ve okumak istemiyorsun…” [2]

El yazmasında, Osmanlı aleyhine hiçbir husus bulunmamaktaydı ama Bulgarların ve Makedonların, Yunanlılaşmasına çok fazla tepki vardı. Bu el yazması süratle çoğaltılmaya ve halk arasında dolaşmaya başladı.[3]

Paisiy’den sonra bu dava için çalışan ikinci önemli kişi Sofrani (Stoiko Vladislanof) adlı bir papaz oldu. Bu papaz da çeşitli kitaplar yazarak Bulgarların, Rumlara karşı harekete geçmelerini istemekteydi. Rum Patrikhanesi; 1767’de Bulgar kültürünün en son kalesi olan Ohrid Başpiskoposluğu’nu kapattırdı. Bu arada Bulgar kilise mektepleri de kapatıldı ve okullarda sadece Yunanca okutturulması için bir genelge bütün kiliselere ve mahalli despotlara yollandı. Tırnovo Katedrali’nde ise eski Bulgar patriklerine ait bütün kitaplar bir törenle yaktırıldı. Bulgarlar artık kendilerini Bulgar saymaktan utanır ve bunu gizler olmuşlardı. Kısa bir zaman içinde Rila ve Hilendar manastırları dışında bütün kiliseler tamamen Rumların boyunduruğu altına geçti.

Sarayda söz sahibi ve padişah ile yakın dost olan fakat öte yandan tamamen Rumlaşmış (Grekofil), (Bulgarca söylemi=Gırkoman) bir Bulgar olan Stefan Bogoridi (Osmanlı Tarihi’nde; Stefanaki Paşa ya da Aleko Paşa diye bilinir) Rumların soydaşlarına yaptığı baskılardan artık rahatsız olmaktadır. Bogoridi, bu vicdan azabıyla Bulgarların lehine bir takım girişimlerde bulunmaya başladı ve nitekim 18 Eylül 1848’de padişaha bir mektup yazarak İstanbul’da yaşayan Bulgar Cemaati’ne mahsus bir papaz evi kurulması için müsaade istedi. Stefan Bogoridi’nin mektubuna, 23 Eylül 1849 (6 Zilkade 1265) tarihli padişah iradesi ile izin verildi. [4]

Bogoridi, şu anda üzerinde Demir Kilise’nin (Sveti Stefan) bulunduğu, kendi mülkü olan ve üzerinde evi bulunan arsayı papaz evi yapımı için bağışladı. 9 Ekim 1849’da papaz evi ya da küçük kilise denilen ibadethane tamamlanarak 23 Ekim 1849’da yapılan bir törenle Arhidyakon Stefan (Aziz Stefan) adı ile takdis edildi. [5]

Kiliseye hemen bir mütevelli heyeti (yönetim kurulu) seçildi. Yönetim kurulu bir süre sonra kilisenin karşısına bu gün de “Metoh” olarak adlandırılan binayı inşa ettirmek için padişahtan izin aldı. Burası, İstanbul’dan geçen Bulgarların konuk edilebileceği 3 katlı ve 25 odalı bir bina olarak kısa sürede tamamlanmıştır. Bina üzerinde bu gün de muhafaza edilmiş, görülebilen ve binanın üst kısmını bir uçtan diğer uca saran, Slavca bir yazı ile padişaha teşekkür vardır.

1856 yılına gelindiğinde artık Rumlar ile Bulgarların arası fevkalade açık bir durumdadır. Tatar-Pazarcık’tan Rum Patriğine gönderilen bir yazıya göre Plovdiv (Filibe) Metropoliti Hrisant tüm papazlara hitaben çıkardığı bir yazı ile aidatların %40 oranında arttırılmasını emretmiştir. [6]

Bir başka habere göre Plovdiv Metropoliti Hrisant kendisine büyük bir çiftlik inşa etmeye başlamış ve masraflar için vergileri arttırmıştır. [7] Edirne esnafının bir şikâyet mektubuna göre ise 2 Şubat günü kiliselerde Bulgarca ayin yapılması yasaklanmıştır.[8] Bulgarca öğretim yaptığı için Üsküp Metropoliti Yoakim, öğretmen Yordan Konstantinof’u görevden almış ve şehirden kovdurmuştur. [9]

Bizantis Gazetesi’nin 2 ve 8 Mart 1857 tarihli nüshalarında tanrıya ibadet için tek dilin Rum (Yunan) dili olduğu ve buna karşı gelenlerin halkı isyana teşvik ettikleri ve bambaşka bir ayin şekli istedikleri iddia olunmaktadır.[10] Bulgarların bu dönemde milli duyguları uyanmakta, okulları için, milli ruhanilik için ve Bulgarca basılmış kitaplar için mücadele etmeye başladıkları izlenmektedir.[11] Rumca yayınlanan, Bosfor Telegraf Gazetesi’nden alıntı yapan Tsarigratski Vesnik Rum yazarların da Bulgarların kendi dillerinde ibadet yapmalarının sağlanmasını doğal karşıladıklarını yazmaktadır. [12]

Bulgarların patrikhanenin idaresinden kesinlikle ayrılma eğilimine girmeleri ve büyük bir kilise inşa etmek üzere padişaha bir dilekçe vermek üzere gerekli hazırlıkları yapmaları, Rum Patriği Kirilos’u harekete geçirir ve Bulgarları kazanmayı amaçlayan bir yaklaşımla bu istidayı bizzat kendisi saraya götürür.[13] Eylül 1858’de verilen bir fermanla kilise inşaatı için izin alındı. Bir yıl sonra, 25 Ekim 1859’da yapılan bir törenle de bu günkü Demir Kilise’nin bulunduğu yere temel atıldı. Törene Fener, Kudüs, İskenderiye ve Antakya patrikleri de katılmışlardır.[14]

Bir süre sonra zeminin sağlam olmadığı ve kaydığı ortaya çıkacak ve inşaat işi duracaktır. Zemine Buharlı bir şahmerdan kullanılarak, birkaç yüz adet çam ve meşe kazık zemine çakılarak sağlamlaştırılma yoluna gidilir fakat bundan kesin bir sonuç alınamaz. Bu arada kilise yapımı için toplanan para da biter ve temelleri zemine kadar atılmış bir şekilde kilise inşaatı yarım kalır.[15]

Bu durum Rum Patrikhanesi’nin işine gelmiş ve baskıları daha da arttırmıştır. Bu esnada Bulgarlar Rumlar tarafından ezilmiş, Aynoroz’da hapse atılmış eziyet görmüş bir din adamını kendilerine önder olarak görmeye başladılar. Bu kişi Metropolit İlarion Makariopolski’dir. Makariopolski’nin önderliğinde toplanan Bulgarlar Rum Patrikhanesi’nden kopma hazırlıkları sürdürmektedirler ve isyan nihayet başlar. 3 Nisan 1860’da yapılan Paskalya Ayini’nde, ayin esnasında Rum Patriği’nin adının anılması gereken kısma gelindiğinde halk bir ağızdan bağırmaya başladı “Patriği anma Sultanı an… Patriği anma Sultanı an …”

Bunun üzerine İlarion evvela Sultanı ve daha sonra patriğin yerine bütün eski Bulgar piskoposlarının adını andı ve bu hareket ile Fener Rum Patrikhanesi’ni artık tanımadığını ilan etti [16] ve bir daha ayin için izin almak gereği duymadı, patriğin adını da bundan böyle anmadı. Bu ayinden hemen sonra karşıda bulunan Metoh binasının balkonunda gençler Sultan Abdülmecit onuruna yazılan ve bestelenen bir şarkıyı okudular. İstanbul’da bulunan Bulgarlara ait 33 esnaf loncası da binlerce imzalı bir mazbatayı saraya yollayarak durumdan Osmanlı Hükümetini haberdar etti ve padişaha bağlılıklarını sundu.[17]

Yıllar geçtikçe Rum ve Bulgarlar arasındaki anlaşmazlıklar daha da arttı. 1869 yılına gelindiğinde; bu çok uzayan mücadeleden ve kilise kavgalarından artık rahatsızlık duyan Babıâli ve Ali Paşa meseleyi ele aldı ve önemli bir adım atarak 1869 yılında Rum ve Bulgarlardan itibarlı kişileri bir araya getiren bir komisyon kurdu. Ortaya çıkan mazbatanın maddelerine patrikhanenin itiraz etmesine rağmen bu mazbata Ali paşa tarafından 5 Mart 1870’de Babıâli’ye sunuldu.[18] Meseleyi bir ferman ile çözmeye karar veren Sultan Abdülaziz de 6 Mart 1970’de Bulgarlara müstakil bir kilise kurulmasını, ruhani ve idari açıdan patrikhaneden ayrılmalarını kabul etti. [19]

Nihayet 11 Mart 1870’de (8 Zilhicce 1286) 11 maddeden oluşan “Bulgar Eksarhlığı Fermanı” kabul edildi.[20] Buna karşı çıkan Rum Patrikhanesi; 5 Nisan 1870’de bir mazbata ile itiraz etti ve Padişah fermanına rağmen Bulgar Eksarhlığı’nın kurulmasına karşı çıktı ve uzun süren yazışmalar, itirazlar süreci yaşandı. Ferman bu süre içinde yürürlüğe giremedi. Sonunda Sultan Abdülaziz’in izniyle 6 Mart 1872’de (25 Zilhicce 1288) Vidin Metropoliti Antim Efendi ilk Bulgar Eksarhı olarak seçildi. Bütün illerde bulunan Bulgarlar padişaha şükran mektupları göndermeye başladılar. Rum Dini Meclisi 10-24 ve 28 Eylül 1872 tarihlerinde yaptıkları üç oturum neticesinde padişah fermanına rağmen tüm Bulgarları aforoz etti.[21]

1877’de, Rusya’nın Osmanlıya savaş ilan etmesi Eksarh Antim’in gözden düşmesine neden oldu. Şüpheli kişilerle görüştüğü saptandı ve azledildi. 6 Mayıs 1877’de yapılan seçimle ikinci Eksarh olarak sarayın itimat ettiği Lofça Metropoliti (Lazar Yovçev 1840 -1915) Yosif Eksarh seçildi ve kendisine Birinci Rütbe Mecidi Nişanı verildi.[22]

Görkemli bir kilise inşa etme fikri ise bu geçen süre içinde düşünce bazında kalacak ve ancak 1877’de Bulgar Prensliği’nin kurulmasından sonra tekrar ivme kazanacaktır. Bulgar Prensliği’nin kuruluşundan sonra, 1878’de yarım kalan kilisenin bitirilmesi için ciddi girişimlere tekrar başlandı. Bu girişimler ancak Aralık 1887’de sonuçlandı ve prenslik kilise yapımına devam edilmesi için gereken izni verdi ayrıca inşaatın devamı için gereken kaynak da sağlandı. Rusya da yapılacak bu kilise için altı adet çan hediye etti.[23]

Eksarh 1.Yosif, 20 Mayıs 1889’da (20 Ramazan 1306) saraya tekrar müracaat ederek kilisenin yapımına devam edilmesi için gereken izni aldı. Projeler ünlü Ermeni mimar Josef (Hovsep) Aznavur tarafından yapılmıştır. Uzun arayışlardan sonra varılan sonuca göre kilise Avusturya’da Vagner Firması’na yaptırılmış tamamen sökülebilir özelliği olan bu kilise evvela firmanın bahçesine kurulmuş ve bilahare sökülerek İstanbul’a nakledilerek bir kez daha burada monte edilmiştir. Haliç’te demirden inşa edilen Aziz Stefan (Sveti Stefan) Kilisesi birçok mimari özelliğinin yanı sıra Osmanlı toprakları üzerindeki ilk prefabrik yapı olma özelliğini de taşır.[24]

Başbakanlık Arşiv Belgeleri’ne göre; Sveti Stefan Kilisesinin açılış günü 20 Eylül 1898’dir. 1290 Kilisenin açılış töreni ile ilgili olarak birçok Başbakanlık Arşiv Belgesi bulunmaktadır. Alınan istihbarat bilgilerine göre, açılış esnasında bazı Rumların taşkınlık yapabilecekleri ve bunun şehrin asayişini bozacağı ve bunun için önlem alınması defalarca saraya iletilmiştir. Bu nedenle Balkanlardan gelecek Bulgarların engellenmesi ve gelen kişi sayısının sınırlı tutulması için resmi görevlilerce saraya tavsiyelerde bulunulmuştur. Bu belgelerden birisi ise taşıdığı imzalar nedeniyle ayrı bir önem taşır. 7 Eylül 1898 tarihli bu belgenin altında Şurayı Devlet Reisi, tüm nazırlar ve Şeyhülislam ile müsteşarların imzaları bulunmaktadır. Belgeden bazı alıntılar şöyledir:

“Rumlarla Bulgarların mezhepçe olan ihtilafları malumdur. İnzibatı ihlal edebilecek bazı münasebetsizlikler vukuuna ihtimal vardır (…) Bulgarların nakline muvafakat olunmamasının şimendüfer kumpanyalarına tebliğine…” [25]

DEVAM EDECEK…

http://www.ilk-kursun.com/haber/101927

http://www.21yyte.org/tr/yazi6574-Halicteki_Demir_Kilise_ve_Bulgar_Cemaati_.html

http://www.bagimsizmedya.com/halicteki-demir-kilisenin-ve-bulgar-cemaatinin-tarihi-1-bolum

[1] Halil İnalcık, Tanzimat ve Bulgar Meselesi, Ankara 1943, s.20 Türk Tarih Kurumu Basımevi

[2] Adı geçen el yazmasından tercüme. Halil İnalcık da “Tanzimat ve Bulgar Meselesi” adlı basılmış doktora tezinde yaklaşık aynı kelimeler ile ve N.Stanef’in “Geschicte der Bulgaren” 1917 tarihli eserinden alıntı yaparak bu bölümü vermiştir.

[3] Bu el yazması; 13 Eylül 1996’da kimliği belirsiz bir kişi tarafından çalınarak, Bulgar Ulusal Müzesi’ne verildi. Bunun üzerine Zoğraf Manastırı’nda kütüphane görevlisi keşiş Pahomiy yargılanmaya başladı. Bulgar Ulusal Müzesi bu kitabı hiçbir surette geri vermeyeceğini açıkladı. Yunanistan’da çıkan “Yeni Makedonya Gazetesi” bu kitap duruşmadan evvel geri gelmezse tüm Bulgar keşişlerin kovulabileceğini ve mahkûm olabileceklerini yazdı. Rum Patriği Bartholomeos’un keşişleri sürgün edebileceğini haberleri çıktı. Bulgar Sen Sinodu kitabı geri vermek üzere harekete geçti ve çok tepki aldı. (16 Aralık 1996 Trud Gazetesi Sofya) Sonunda kitap geri verildi. Bu arada kitabın elimizde de bulunan kopyaları alınabildi. Bir duyuma göre kitabın aslının geri verilmeyip çok iyi bir taklidinin verildiği ve aslının Sofya’da bir kasada saklandığı şeklindedir. Kitabın mikro filmleri Bojidar Çipof arşivinde mevcuttur.

[4] Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, Bulgaristan İradeleri, No:18, Lef 1. Eksarh Yosif 1889 yılında aynı yere yeni bir kilise yapımı için müsaade için Babıâli’ye müracaatta, bu müsaadenin 8-17 Ekim 1849’da (Evahir-i Zilkade 1265) verildiğini belirtmektedir.

[5] Pars Tuğlacı, Bulgaristan ve Türk Bulgar İlişkileri, İstanbul 1984 s.67

[6] Tsarigratski Vesnik (İstanbul Gazetesi) 24 Kasım 1856 Sayı:304 Fener’de, Metoh binasının altında basılan ilk Bulgar gazetelerinden biri. Bu matbaanın kalıntıları halen Metoh binasının altındadır. Fakat yol asfaltının birçok defa üst üste atılması sebebiyle bu bölümün kapısı artık kapanmıştır ve içeriye girilememektedir. Yoldan eğilerek bakıldığında matbaanın kalıntıları görülmektedir.

[7] Tsarigratski Vesnik, 24 Aralık 1856, Sayı:309

[8] Tsarigratski Vesnik, 16 Şubat 1857, Sayı:316

[9] Tsarigratski Vesnik, 16 Şubat 1857, Sayı:316

[10] Tsarigratski Vesnik, 23 Mart 1857, Sayı:321

[11] Tsarigratski Vesnik, 30 Mart 1857, Sayı:322

[12] Tsarigratski Vesnik, 13 Nisan 1857, Sayı:324

[13] Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, Bİ, No:876, Lef 7.

[14] Hasan Kuruyazıcı, Mete Tapan, Sveti Stefan Bulgar Kilisesi, İstanbul 1998, s. 21 Yapı Kredi Yayınları

[15] Hasan Kuruyazıcı, Mete Tapan, a.g.e., s. 23

[16] Pars Tuğlacı, , a.g.e., s.70

[17] Aşkın Koyuncu, Bulgar Eksarhlığı Çanakkale 1998, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi. S.74

[18] Aşkın Koyuncu, a.g.e. BOA, Düvel-i Ecnebi Defteri, Bulgaristan Berat Defteri, sayfa 1 hüküm 1 ve BOA, Bİ, No:104’den naklen.

[19] Aşkın Koyuncu, a.g.e. BOA, Bİ, No:104’den naklen.

[20] Başbakanlık, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün 14 Kasım 1996 tarihli Bojidar Çipof’a hitaben verilen cevabi mektuptan alıntı

[21] Bulgar Patrikhanesi Arşivi Müdürü Dr. Hristo Temelski’nin, 1870 shizması ve Bulgar Eksarhlığı’nın kuruluşu ile ilgili olarak Bojidar Çipof’a hazırladığı çalışmadan alıntı.

[22] Aşkın Koyuncu, a.g.e. BOA İrade-Hariciye, No:16616 ve 166637’den naklen

[23] Bulgar Eksarhı 1. Yosif’in günlüğü (Eksarh Yosif 1, Dnevnik) Günlüğün tıpkıbasımı ve güncel Bulgarca ile tercümesi birlikte basılmıştır. Sofya 1992, s.216

[24] Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, Bİ, No:876, Lef 13

[25] Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, Bİ, No:1290, Lef 1/b

POLİTİKOMİK FOTOĞRAFLAR

23/04/2012







YAŞAMSAL AYRINTILAR ÜZERİNE…

10/04/2012

Yaşadığımız Dünya’daki hiç bir ayrıntı önemsiz değildir. Yaşamda da bu bağlamda önemi olmayan hiçbir ayrıntı yoktur ve her şey birer gerçektir ve her şey de fevkalâde önemlidir…

Tüm; “tüm” gerçekliliği ile ayrıntılardan oluşur. Yaşamak da zaten bir “tüm“dür ve yaşananların tümü birer gerçektir. Yaşanan anlar, bu anlarda olanlar, yaşanan ilişkiler ve bu ilişkilerin detayları, yaşarken kazanılan edinimler, velhasıl yaşamın tüm detayları gerçektir ve tümü ile de hepsi çok önemlidir.

Mükemmellik de bu bağlamda bir ayrıntılar yumağıdır. İçinde bulunduğumuz doğa, ayrıntılarla dolu bir mükemmelliktir. İnsanoğlu belki önemsemez/önemseyemez ama her canlı zaten kendi için çok önemlidir. Çünkü başta yaşam çok önemlidir ve her canlı evvelâ farklı şekillerde yaşam mücadelesi vermektedir…

Dünya’da yaşayan en mükemmel organizma; bu yazımızın ana konusu olan “insan”dır…

İnsan bedenini oluşturan parçalardan, acı duymadan kesip atabileceğimiz bir parça var mı? Ya da işlevi olmayan bir uzuv… Mesela apandisit için halk arasında işlevi olmayan ya da bir işe yaramayan bir uzuv denir. Burada haddimizi aşmamak için tıbbi bir tanımlama yapmayacağız ama bu tam olarak gerçeği yansıtmayan bir söylemdir. İnsan bedeninde işe yaramayan ve ağrımayacak hiçbir parça yoktur. Hani şu halk sözünü bir anımsayalım: “Nerem ağrıyorsa canım oradadır.”

İnsan da diğer canlılar gibi tek bir bütünü oluşturan parçalardan oluşmuştur ve insanın bedenini oluşturan bu parçaların tümü de çok önemlidir. Bu tümceyi, Dünya’daki en mükemmel ayrıntılar yumağı; insan bedenidir şeklinde de söyleyebiliriz. Tabi, bu parçaların bir de sürekli uyum içinde olması gerekir ki yaşayan her canlıda bunun mükemmelliğini görmek kabildir. Çünkü ancak bu mükemmellik içinde ve uyumla çalışan parçaların bileşkesi ile ortaya bir canlı varlık çıkar.

Biz yazımızın buradan sonrasında, tüm canlılara atıfta bulunmayı bir kenara bırakarak en mükemmel organizmayı, düşünen, seven, ağlayan hülasa olarak iyi ya da kötü içinde bir ruh taşıyan “insan”ı irdeleyelim ve “yaşam” dediğimizde de insan yaşamını kast edelim…

Tüm’ün güzelliği ve önemliliğini nasıl ki ayrıntılar sağlar ise yaşamda da her olay, olgu, edinim ve davranış insan için çok önemlidir. İnsan nasıl ki tek başına yaşamayan ve kısaca “toplum” olarak tanımladığımız bir ortamda yaşıyorsa, bu toplumun süreğenliğini sağlayan unsur da “ilişkiler”dir. İnsanın yaşaması için gereken tüm ihtiyaçlarını, sosyal ve aile ortamlarında bulunmasını sağlayan ve ailesi ve diğer bireylerle bir arada olmasını sağlayan unsur/unsurlar da farklı tanımlamalar ile ve farklı davranış şekilleri ile olmakla birlikte buna yapılacak tanımlama tekdir. “İlişki”…

Bu nedenle, ilişkilerdeki her husus çok önemlidir. Karşıdaki, iletişimdeki, etkileşimdeki, sosyal ve aile birlikteliklerindeki her bireye yönelik, her davranış ilişki ile sağlanmaktadır/tanımlanmaktadır…

Şimdi yazımızın başındaki, “Yaşadığımız Dünya’daki hiç bir şey önemsiz değildir ve hiçbir ayrıntı da önemsiz olamaz.” sözünden ilerleyelim…

Bir ilişki ancak tüm ayrıntıları ile bir “tüm”dür…

Bir ilişki; içinde, içinde sevgi de olan bir kadın/erkek ilişkisini de barındırıyorsa, bu çok daha önemlidir. Zira Dünya’nın devinimi için diğer canlılarda da olduğu gibi devinime gereksinim bulunur. Ve “insan”ın devinimi sağlayacak tek unsur da “kadın/erkek ilişkisi”dir.

Sürekli tekrar oluyor ama ilişkilerdeki tüm ayrıntılar çok önemlidir. Ayrıntıların bir kısmını önemsiz sayan taraf, diğer tarafa karşı ya duyarsızdır, ya bencildir ya da “aldığı ile yetinen”dir.

Kısaca; “önemsemeyen”dir…

Ayrıntıların önemsenmemesini, önemsemeyen taraf için “hoşgörülü” olarak tanımlamak yanlış olur. Burada tabi ki insanın doğasında bulunan, “hata yapma” olasılığı karşısında, hatanın kabul edilebilirliği ile doğru orantılı olarak taraflardan birinin “hoşgören” olmasına karşı bir kavram yaratılmamaktadır…

İlişkinin süresince -ki bu çok zaman bir hayat arkadaşlığı şeklindedir- taraflardan birinin zaman zaman “hoşgören” olması gerekecektir. Burada hoşgörenin, hoşgörülene karşı olan “kabul edilen hata payı” sevgi ya da aşkı ile doğru orantılı olarak değişecektir ve tabi ki temennimiz insanın mümkün olduğunca hatasız ve hoşgörülmeye gereksinim duymadan bir ilişkiyi sürdürmesidir.

Taraflardan birinin sıkça hoşgörülmesi, hoşgörenin sıkça hoşgörmek zorunda kalmasına şu nedenler etki eder:

Bazen fazla sevmek ve kaybetmek korkusu,

Bazen feodal bir yapının sosyal korkusu,

Acı ama çok zaman da maddi olanaklara sahip olmamaktan ya da maddi olanakların fazlalığı.

————————–

Yazar gördü ki tümceler kendi içinde dönüp durmaya başladı ve hep aynı yere çıkıyor!
Ve dedi ki “bu yazıyı daha fazla uzatmayayım”…

Yine yazarın “bence” tanımlaması ile “yaşamda hiçbir şey önemsiz bir ayrıntı değildir. İlişkilerde de hiçbir ayrıntı önemsiz olamaz”…

Unutmayalım ki Dünya; “Neden” ve “Niçin” dönüyor?

Ve her ayrıntının da bir “Neden”i ve bir “Niçin”i var!

Yani ayrıntılar haylice…

Bojidar Çipof

9 Nisan 2012 03.30 Yeşilköy

TÜRKİYE’DE MASONLUK TARİHİ 5 (SON)

10/04/2012

Ezoterik, içlek bir dernek olan masonluk hakkındaki yazılar, daima ilgi çeker. Mason olmayanların toplama bilgi ile masonları anlatması ne kadar zor ise mason olanların da “içlek” ya da “kapalı” olan bu sisteme olan “söz”leri ya da “suskunluk yemin”leri gereği bu eksikliği doldurmaları mümkün görünmüyor.

Ağustos 2010’da çıkan “Patrikhane ile Mücadelem” adlı kitabımızda; Türkiye’deki ve Bulgaristan’daki masonların nasıl Rum Patrikhanesi menfaatleri doğrultusunda kullanıldığı ile ilgili bir bölüm de yazdık. Kitabın bahsi geçen bölümünde; bu makalemizde açıklanan masonik yapılanma da kısa olarak yer almaktadır. Bu makale içeriğinde belirttiğimiz gibi inançlarımızla bağdaşmadığı nedeniyle 2004’de masonluktan istifa etmiştik. İstifamızın nedenleri arasında, masonların Rum Patrikhanesi menfaatleri doğrultusunda, masonluk sanlarını kullanarak çalışmaları da vardı.

Sıkça sorulan sorulardan biri olan masonluktan ayrılmak hususu için şunları söyleyebiliriz: Günümüzde masonluk, bizde ve Dünya’da gizli bir oluşum değil, kapalı bir oluşumdur ve resmen kurulmuş bir dernek tarafından yönetilir. Girildiği gibi ayrılmak da yasal olarak mümkündür.

Yine sıkça sorulan bir husus da kökünün nerede olduğudur. Masonluk, “Lions” ve “Rotary” kulüpleri gibi yönetimsel olarak kökü dışarıda olan ve Lions örneğindeki gibi merkezi Amerika’da olan bir dernek değildir. Masonluk; her ülkede ulusaldır ve kendi içinde özerktir. Dünya’daki diğer ülkelerin masonlukları ile arasındaki ilgi ise karşılıklı “tanınma”dır. Genel felsefede, masonik davranış biçimlerinde tabi ki ortak paydalar çoktur ama idari açıdan farklı ülkelerin mason oluşumları birbirlerine bağlı değildirler.

Masonluk; Türkiye tarihinde iki kez ülke menfaatlerinin aksine önemli ölçüde zarar vermiştir. Bunlardan ilki 1814 yılında masonik yapılanma ile kurulan “Etniki Eterya” gizli Yunan teşkilâtıdır. Bu gizli teşkilât, 3 Yunanlı mason tarafından Rus Çarı’nın Odessa’daki (Şu anda Ukrayna’nın bir kentidir) yazlık sarayında kurulmuştur. 1821’e gelindiğinde; Yunan mili ülküsü olan “Megali İdea”nın da başlangıcı sayılan bir süreç başladı. İstanbul’u ele geçirmek ve Konstantinopolis yapmak için Patrikhaneyi merkez yapıp teşkilâtlandılar. Padişah’ın durumu anlaması üzerine Rum Patrikhane’si basıldı ve sahte Yeniçeri giysileri ile çok sayıda silahı ele geçirildi ve ardından Rum Patriği, bu gün hâlâ “Kin Kapısı” olarak nitelenen Patrikhane’nin ana kapısında asıldı.

Masonluğun Türkiye’ye verdiği bir başka önemli zarar da bugün hâlâ bir fenomen olan “İttihat ve Terakki” dönemindedir. İttihat ve Terakki mensuplarının önemli kısmının aynı anda mason da olduğunu önceki bölümlerde vurguladık.

Selanik’teki mason localarının bir kısmında Yunanlı masonlar da yuvalanmışlardı ve İstanbul ile Anadolu’nun bir parçasını Yunanistan’a katmak için çalışmaktaydılar. Bu gizli faaliyetlerini de mason locaları ile kamufle ediyorlardı. Osmanlı masonlarının ülkeyi satmak gibi bir “hıyanet” içinde olmadıklarını ama “kardeş” diye andıkları Yunanlı masonlara karşı “gaflet” içinde olduklarını söyleyebiliriz. İzmir’in Yunanlılarca işgalindeki başarıda ise Yunanlı masonlar ve onların dış ilişkileri de erkendir…

Masonların bir deyişi var! “Masonluk Hiçbir Yerde, Masonlar Her Yerde.”

Bu deyiş sanırız ki ana felsefeyi de yansıtmaktadır… Masonluk gerçekten üyelerine kötülük öğütlemez ve yaptırmaz ama ülkelerin önemli yerlerinde görevde olanlar masonlardır…
Başta İngiltere ve Fransa’nın Dünya üzerindeki müstemlekelerinin bulunduğu tarih diliminde o ülkelere ilk gidenler masonlardı. Masonluk adına değildi bu gidişler belki ama sözün dediği gibi “…Masonlar Her Yerde.”ydi.

Mesela, İtalya’da geçen yıllarda bir “P2 Locası” (Propaganda Due) skandalı patlak vermişti. Masonların oluşturduğu bir grup, aralarına üst düzey bürokratları, askerleri ve tepe yöneticilerini alarak ve mason derneği ile ilgisi olmayan bir suç örgütü kurmuşlardı. İtalya’daki “Temiz Eller” operasyonu P2 Skandalı’nın ardından başlamıştır.

Türkiye’deki masonlar geçmiş masonik tarihin paylaşımında anlaşamazlar. 1909’da kurulan Büyük Loca’nın günümüzdeki devamı “Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası”dır. Liberal görüş olan “Özgür Masonlar Büyük Locası” ise 1966’da kurulmuştur. Bu tarihsel süreci önceki bölümlerde yazdık.

Tarihsel süreç içinde ilk büyük locanın devamı; bugün muhafazakâr olarak tanımlanan “Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası”dır. Bu tabi ki aynı karından 1965’te çıkmış olan “Özgür Masonlar Büyük Locası’nın da bu tarihi sahiplenmesini önleyemez. Geçmiş bölümlerde yazdık ki bu gün “Suprem Konsey” adı ile çalışan liberal kanatın 33.ler Konseyi; yani 4-33. Dereceleri yöneten dernek; 1935’te yasal olarak kapatılmamıştır ve 1861’den süregelen bir tarihin devamıdır. Tabi ki bu da yukarıda yazdığımız iki büyük locanın da geçmiş tarihi sahiplenmesini önlemeyeceği gibi, 1967’de kurulmuş olan muhafazakâr derneğin üyelerinin kurduğu 33.ler Konseyi’nin de bu tarihi sahiplenmesini önleyemez.

Dünya’ca ünlü bir mason/yazar olan “Roger Boncard”ın 1979’da yazdığı “Manuel Maçonnique du Rite Ecossais et Accepte” adlı kitaptaki şu ifadeler, Türkiye’deki bu tarihin paylaşılması/sahiplenilmesi ikilemini gözler önüne sermeye yeter:

“Türkiye’de “Suprem Konsey” oluşturan üyelerin büyük çoğunluğu; Türkiye Büyük Locası bünyesinden ayrıldılar. Fakat Suprem Konsey tek ve tanınmış olarak devam etti ve tüm patent ve arşivlerini korudu. 1861’de yasal olarak kurulmuş olan Suprem Konsey; günümüzde de (1979) etkinliklerini aynen sürdürüyor. Ancak 1967’den itibaren Amerika Suprem Konseyi’nin baskılarıyla bazı suprem konseyler ve Amerika Suprem Konseyi tarafından 8 Aralık 1967’de kurdurulan “Türkiye İçin Suprem Konsey”i tanıdılar. Eski Türkiye Suprem Konseyi üyelerini 1909’da kurulmuş olan “Türkiye Büyük Locası”ndan aldı Ancak 1965’te isim değişikliği yapıldı.”

Dinsel açıdan ya da Allah’a inanma yönünden her iki tarafa bakıldığında tarafımızca şu tespitler yapılmaktadır:

Liberal tanımlamasında olan ve inançlı ya da inançsız herkese kapılarını açan “Özgür Masonlar Büyük Locası” ve o grubun “Suprem Konsey”i çok fazla 1965’ten sonraki ilk büyük üstadları olan “Orhan Hançerlioğlu” ve arkadaşlarının etkisinde kalmıştır. Bu topluluktaki bakış açısı irdelendiğinde “ateizm”e doğru bir mehil olduğu görünmektedir ve “Evrenin Ulu Mimarı” kavramı da söylemdeki ve eylemdeki farklılıktan ötürü havada kalmaktadır.

Liberal Masonlukta kullanılan ve derneğe girişte kişinin “vicdan”ı ile özdeşleştirildiği vurgulanan, “Ant Kürsüsü” üzerindeki ve içinde hiçbir yazı olmayan “Beyaz Kitap” için zaman geçtikçe ve üyenin dereceleri arttıkça başka bir anlam yüklendiği gözlenir. Zira girişte üyeyi düşüncede tamamen “özgür” bırakan ve kendi vicdanı ile baş başa kalacağını zanneden üyenin kafası süreç içinde başka düşüncelerle doldurulur ve yönlendirilir. Orhan Hançerlioğlu olmak üzere 1966 yapılanmasında ya da daha sonraki süreçte rol alan, öne çıkan birkaç “inançsız” masonun yerleştirdiği fikirler bu camiada egemendir. 4. Dereceden ilerleyerek üste çıktıkça ise “Bilimsellik Doğmasi” ile karşılaşılır ve bu düşünce “Tanrıtanımazlık” ile bütünleşir.

Muhafazakâr tanımlamasında olan ve “ehli kitap” olmayanları, “ruhun ölümsüzlüğüne” inanmayanları üyeliğe kabul etmediğini beyan eden “Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası”nda ise “Ant Kürsüsü” üzerinde Kuranı Kerim, İncil ve Tevrat yani üç kitap bulunur. Ant içen inandığı kitaba elini koyarak yemin eder. Burada da 4. Dereceden ilerleyerek üste çıktıkça, Allah’la özdeşleştirilmeye çalışılan “Evrenin Ulu Mimarı” kavramı öne çıkmaktadır.

Aslında her iki dernekte de “Evrenin Ulu Mimarı”nın tam olarak neyi tanımladığı hususu havadadır ve “söylem ile eylem” farklılığı vardır. Kimilerine göre “Allah” kimilerine göre ise “Kosmos”dan başlayarak bir yerlere vardırılan bir inançsızlık ve doğal olarak ortaya çıkan “ikilem” her iki toplulukta süregelmektedir…

Bu bağlamda; her iki dernekteki üyelerin ortak bir tepkisi, dereceleri almanın “huşusu” ile doğru orantılıdır. Ve her iki dernekte; “inanç” ve “Allah” kavramı üzerinde farlı şekillerde “suskunluk” hatta “takiyye” de denebilecek davranışlar görünmektedir. Dünya’nın her yerinde görülen bir başka dışavurum ise “Ben masonum.” demenin yani “rozet masonluğu”nun çok kişiye iyi geldiği ve bunu bir prestij olarak kullandıklarıdır.

Geçmiş bölümlerde, masonluğun felsefesinin 30. Derecede bittiğini ve 31,32 ve 33 derecelerin idari derecekler olduğunu yazdık. Her iki mason derneğinin 30. Derece uygulamasını biraz irdeleyerek, var olan Allah inancı ile masonluktaki inanç sistemini karşılaştırmak istiyoruz.

30. dereceye yükselme töreninde, üzerinde bir haç bulunan bir bayrak törenin devamında yere atılarak yükselecek adaydan bunu çiğneyerek yürümesi ve yedi basamaklı bir merdivene çıkması beklenir. Liberal düşüncede olan mason derneğinde bunu bilimsellikle çıkılan 7 basamaktan sonra “Bilimsellik” dışında hiç bir gerçek bulunmayışını benimsemek için yaparlar.

Muhafazakâr düşüncede olan diğer mason derneğinde ise 30. derece açıklamalarını kaleme alan “Sahir Erman” bu derecede çıkılan ve inilen yedişer basamak için yazdığı kitapçıkta kısaca şunları vurgulamış:

“Evvelâ yedi fazilet ile çıkılarak varılan üst noktada “Allah” sevgisi ile bütünleşmek ve Allah sevgisi ile dolu olarak yedi ilmi alarak aşağıya inmek…”

Bu mason derneğindeki görüşü irdelediğimizde şu görüşü ortaya koyarlar: Çiğnenen bayraktaki haç; “Hıristiyan Haçı” değildir. Bu haç; Töton Şövalyeleri’nin simgesidir ve hiç bir surette bir inancı ve bir inancın çiğnenmesini simgelemez. Bu konunun “Neden sadece Hıristiyan simgesi çiğneniyor?” şeklinde çok tartışılan bir husus olduğunu vurgulamak gereklidir.

Masonluğun 1721’de İngiltere’deki yapılanmasından sonra anayasasının ve tüzüklerinin oluşturulduğunu ve o tarihlerde sadece Hıristiyan masonların var olduğunu göz önüne alırsak çok alışkanlıkların ve tören şekillerinin Hıristiyani olduğu görülür. Geçen yüzyıla kadar masonluğa zaten Yahudi ve beyaz olmayan da alınmazdı. Bu durumda 30. Derecede çiğnenen bayrağın Hıristiyan haçı simgesinde çiğnenen inançtır…

Türkiye’deki masonlukta “Süleyman Demirel“ hadisesi de çok merak edilir. Süleyman Demirel, Ankara Bilgi Locası’nda mason olmuştur. Siyasi bir partiye genel başkan olma sürecindeyken de siyasi rakiplerinin kendisine “Masondur” dememeleri için, mason derneğinden, mason olmadığına dair bir belge istemiş ve o zaman Büyük Üstad yardımcısı olan “Necdet Egeran” tarafından bu belge kendisine sağlanmıştır. 1965 yılındaki masonların bölünmesini Süleyman Demirel’e bağlayanlar çoktur. Ancak yazımızın içinde esas sorunun İngiltere tarafından da tanınma arzusunda olan ve Türk Masonluğu’nu “düzensiz” sayanlar yaratmıştır ve bu kişilerin Demirel hadisesini çok iyi kullanıldığı da bir gerçektir.

Çok sorulan, merak edilen bir başka husus da “Atatürk”ün mason olup olmadığıdır. Atatürk mason değildir…

Masonlar bunu doğrulamak adına senaryolar dahi oluşturmuşlar, Ulu Önder’i mason olarak tanıtmak için çaba sarf etmişlerdir. Toplumdaki aşırı Atatürk karşıtları ise Atatürk’e mason diyerek onu karalamak istemişlerdir.

Atatürk’ün mason olmadığını verilerle açıklamak için sadece bu konuda ve uzunca bir makale, hatta kitap yazmak gerekir. Atatürk’ün etrafında çok mason olmuştur, bu doğrudur ama o dönem zaten siyasilerin ve bürokratların bir bölümü masondur. Atatürk’ün mason olmadığı ile ilgili en büyük delil ya da karine arşivimizde, bulunan Atatürk’ün özel kalem ve arşiv müdürü olarak yanında uzun zaman görev yapmış, 33 dereceli bir mason “Necmettin Sahir Silan”ın, iki masonla birlikte yaptığı ve kasete alınmış bir sohbetteki ifadelerdir.

Merak edilen bir konu olan “Masonluk” hakkında bu makale dizisini yazdık. Sonuç bölümündeki anlaşılmayan hususları anlamak için yazı dizimizi baştan itibaren okumak gerekir.

Bu yazı dizimizin, masonları tatmin etmeyeceğini zira yazımızda masonları övmediğimizi belirttik… Bu yazı dizimizin mason karşıtlarını da tatmin etmeyeceğini zira masonlara küfür etmediğimizi de belirttik… Hoşnut olmayan bir taraf olursa ve bu taraf hangisi ise şunu söylemek isteriz: Tarih gerçekleri çarpıtmadan ortaya koyan bilim dalıdır. Şahsi yorumlarımızı sadece son bölüm olan “Sonuç” kısmında ortaya koyduk.

Daha çok soru sorulabilir… Belki bir kitapta, çok daha fazla ve açıklayıcı sayfalarda bunları sizlere sunma olanağını buluruz…

SON

http://www.ilk-kursun.com/haber/100989

http://www.bagimsizmedya.com/turkiyede-masonluk-tarihi-5

TÜRKİYE’DE MASONLUK TARİHİ 4

03/04/2012

Masonluğun 3-33 derecelerinin iki farklı dernek tarafında yürütüldüğünü yazı dizimizin 1. Bölümünde belirtmiştik. Bu bağlamda 4. Bölümde de şöyle dedik: “Hep önde olan, gözler önünde ve bilinen oluşum; 1,2 ve 3. derecelerin yönetildiği Büyük Loca idi ve 1935’teki masonluğun kapatılması esnasında buzdağının büyük kısmı kapatılmadı ya da masonik deyişle uykuya yatmadı… Unutuldu ya da unutturuldu…”

Uyku döneminde, bir müddet sonra Grand Komandör “İsmail Hurşit” vefat etti. Görevi Grand Komandör Kaymakamı (Vekili) “Ramih Yener” yönetti. Suprem Konsey’in çalışabilmesi için en az 33. Dereceden 9 mason gerektiğini diğer bölümlerde belirtmiştik. O esnada çok sayıda 33. Derece mason vardı ancak bunlar ya CHP’nin önde gelen isimleriydi ya da üst düzey bürokratlardı ve mevcut konjektürden dolayı yönetimde rol almak istemediler geride durdular.

1938’de, Suprem Konsey’in kadük duruma düşmemesi için yani gerekli sayının dokuzdan daha z olmaması için, “İsmail Memduh Altar”, “Ali Galip Taş” ve “Cevdet Hamdi Balın” 33. Dereceye yükseltildiler.

Tekrar on kişiye çıkan Suprem Konsey çalışmalarına başladı. Tabii bu çalışmalar, bir locada ve masonik usullere göre değildi. Masonlar toprak altına inmişlerdi. Genellikle Sirkeci’de bir eczanenin üst katında toplanarak sadece idari yönden çalışılıyordu. Şubat 1938’de Ramih Ener’in görev süresi doldu ve “Mim Kemal Öke” “Grand Komandör” yani 33.ler meclisinin başkanı oldu.

Bir ülkede eğer 1.-3. Dereceleri yönetecek bir Büyük Loca yoksa masonik eski yasalara göre; 4.-33. Dereceleri yöneten Suprem Konsey, kendi bünyesinde ilk üç derecelerde çalışan localar kurabilirdi ve kuruldu…

Ama gerçekten gerekmedikçe ya da çok zorda kalınmadıkça tercih edilmeyen bu tür bir yapılanma 1965’e gelindiğinde Türk masonları arasındaki en büyük sorun halini alacak ve masonlar arasında bölünme yaşanacaktı…

Bu suretle kurulan; “İdeal”, “Kültür” ve “Ülkü” locaları, 2. Dünya Savaşı’nın da başlaması nedeniyle önemli bir varlık gösteremediler. Sadece “İdeal Locası”nın sık sık toplandığı hakkında kayıtlar mevcuttur.

İsmet İnönü’nün masonik çalışmalarla ilgili bilgi sahibi olduğu ve hatta cüzi de olsa para yardımı yaptığı hakkında masonik kaynaklarda ifadeler bulunmaktadır. İnönü’nün masonlara yardım ettiği hususu ise kanımızca masonlarca yapılan bir spekülasyondan öte değildir. Çünkü Atatürk’ün özel doktoru olan Mim Kemal Öke, o tarihte İnönü’nün de doktoru durumundaydı ve Grand Komandör olmuştu.

Mim Kemal Öke’nin çabalarıyla ve gizli olarak çalışmalarını sürdüren Türk Masonluğu, 1948’de tekrar resmen dernekleşti. Bu dönem Türk Masonluğu’nda 4. Dönemdir ve bu döneme geçmeden önce 1935 uykuya yatma hadisesi ile ilgili, çok fazla yanlış bilginin ortada olduğu, hatta masonlarca da bu konunun pek bilinmediği de göz önüne alınarak şu noktalarda bir analiz yapma gereği vardır.

1- Şükrü Kaya’nın beyanının aksine genel kurulda alınmış bir fesih kararı yoktur.

2- Şifahen alınan kapanma ya da uykuya yatma kararı sadece ilk üç derece ile ilgili birimi bağlamıştır ve bu süreçte Suprem Konsey’in varlığı kesintiye uğramamış ve dolayısı ile Masonluk 1935’te resmen kapatılmamıştır.

3- Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulu 9 Mart 1951 tarih ve 176 sayılı kararı ve Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin üç ayrı kararı ile masonlar “Halk Evleri”ne intikal eden gayrimenkullerini geri almışlardır.

4. DÖNEM

1786 İskoç Riti Yasaları’na göre bir ülkede ilk üç derecede çalışan, Büyük Loca’ya bağlı localar olmaması durumunda; bu locaları Suprem Konsey de kurabilir ve tek dernek altında 1. Den 33. E kadar olan dereceleri yönetebilirdi. Mim Kemal Öke de bu yöntemi kullanarak derneği 1948’de tekrar faaliyete soktu, eski masonlardan hayatta kalanlarla irtibata geçildi ve yeni katılımlar sağlandı.

1951’e gelindiğinde alt derecelerin Suprem Konsey’e bağlı olarak yapılan faaliyetler masonları fikirde ayrıştırmaya sevk etti ve daha evvelki bilgilerde de belirtildiği gibi 1965’te büyük bir ayrılığa sebep olacak olan süreç işlemeye başladı.

Çünkü 28 Ocak 1951’de, yine Suprem Konsey’e bağlı olarak “Türkiye Büyük Mahfili” kurulmuş ve “Türkiye Yüksek Şurası’na Tabi Büyük Mahfil Nizamnamesi” bastırılmıştı. O dönemde kullanılan ritüellerin üzerinde de bu bağlılığa vurgu yapılıyordu. Örneğin ritüellerde de “Türkiye Yüksek Şurası’na Tabi 1. Derece Ritüeli” şeklinde ibare bulunuyordu.

1909’dan itibaren muhafazakâr İngiliz Masonluğu’nun Türkiye’deki masonluğu tanımadığını yazmıştık ve bu durumdan rahatsız olan masonlar seslerini yükseltmeye başladılar. O kadar ki Türk Masonluğu’nu bir hilkat garibesine benzeten söylemler başladı.

Ankara’da yaşayan bir mason olan “Zühtü Velibeşe” bu söylemi en sert olarak ortaya koyanlardandı. Zühtü Velibeşe’nin 1955’te yazdığı “Masonluğumuz Hakkında” adlı bir kitapçık içeriğinde, masonların gelenekleriyle de bağdaşmayan cümleler yer aldı ve bu kitapçık büyük olay oldu. Zühtü Velibeşe; 1956’da “Türkiye’de Fran Masonluk” adlı bir kitapçık daha yazdı. İngiliz Masonluğu’na övgüler içeren bu kitapçıkta; Türk Masonluğu ile ilgili şu ifade yer aldı:

“Türkiye’de Masonluk denen hüviyetin lâyıkıyla çalışmadığına herkes müttefiktir. (…) Görülüyor ki Türkiye’de masonluk diye tuhaf bir vaziyetle karşı karşıyayız.”

Bu süreç, 1956’de, “Türkiye Büyük Locası” adı altında Suprem Konsey’in vesayeti altında olmadan alt derecelerle ilgili dernek kurulmasına kadar sürdü. Anlaşmazlıklar duruldu ancak muhafazakâr ve artık İngiltere tarafından tanınma arzusunda olanların baskısı başlamıştı.

30 Nisan 1957’de Suprem Konsey Büyük Loca ile bir konkordato yenilemesi yaptı. “Türkiye Büyük Locası” olan derneğin adı hâlâ kullanılan “Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası” olarak aynı yıl içinde değiştirilmiştir.

1959’da İngiltere Büyük Locası Büyük Üstadı, Türkiye’ye geldi ve İstanbul ile Ankara’da masonlarla görüşmeler yaptı. Türk Masonluğu’nu “gayrimuntazam” sayanlar İngiltere ile bireysel yazışmalara başladılar. Bu gelişmelerin süregeldiği 1964 yılında, “Süleyman Demirel” hadisesi – ki bu hususu son bölümde ayrıca irdeleyeceğiz – patlak verdi.

Ankara Bilgi Locası’nda kayıtlı bir mason olan Süleyman Demirel; siyasi bir partiye genel başkan olma sürecindeydi. “Masondur” diyecek rakiplerine karşı kullanmak üzere mason olmadığına dair bir belgeyi dernekten istedi. Bu alışılmadık istek o zaman Büyük Üstad Kaymakamı olan “Necdet Egeran” tarafından sağlandı. Ama zaten çok karışık bir durumda olan masonlar arasında böyle bir belgenin verilmesi büyük bir infiale neden oldu.

28 Aralık 1964’de Büyük Loca; Süleyman Demirel’le ilgili olarak zaten karışık olan durumu daha da karmaşık hale getiren bir levha (localarda okunan bildiri) yayınladı. Belgede Süleyman Demirel’in mason olduğunu inkâr eden ve verilen belgeyi de savunan ifadeler yer almaktaydı.

Bu durum zaten kaynayan TürkMasonluğu’nu daha da karıştırdı. Bu gelişmeler sürerken Demirel’in mason olduğu hakkında gazetelerde de belgeler dolaşmaya başladı. Hatta üye kayıt defterinin fotoğraflı sayfası da bu haberlerde yer aldı. “Yön “Dergisi” ise masonik bir kaynaktan alındığı çok net belli olan bilgilerle bir tefrika yayınladı. Görünen oydu ki durumdan rahatsız olan masonlar medyaya konuşmuşlardı. Demirel hadisesi elbette ki Türk Masonluğu’nun ayrılmasındaki hususlardan biridir. Ama ayrılığı tamamen buna bağlamak ise doğru değildir. Ancak Türk Masonluğu’nu “düzensiz” sayan ve İngiltere ile tanınma yolunda çaba sarf edenlerce de Demirel hadisesinin çok iyi kullanıldığı da bir gerçektir.

Süleyman Demirel belgesi ile ilgili kavganın da içinde olduğu tanınma ve sonrasında gerçekleşen seçim süreci yani 1965 Nisan sonu ile Mayıs başındaki gelişmeler Türk Masonluğu ile ilgili en önemli zaman dilimidir. Ve bu zaman dilimi için kısaca “65 Olayları” denir…

O dönemde İngiltere ve İskoçya büyük localarıyla yazışmalar yapıldığını belirtmiş ve İngiltere tarafından “tanınma” için yapılan çabaları vurgulamıştık. Türk masonlar o esnada yakalarını İngilizlere kaptırdılar…

Örneğin İngiltere ve İrlanda büyük localarına yazılan mektuplara verilen karşılıklarda; Türkiye’den gönderilen mektuplarda kendilerine “kardeşim” ifadesinin yer almaması istendi. Çünkü halen kendilerine göre Türklerin “düzenli mason” olmadıkları belirtildi. (Bu yazışmaların suretleri arşivimizdedir.)

İngilizler, buradaki masonluğu tanımak için şu iki farklı yöntemi önerdiler:

1- Türklerin İngiltere’ye giderek yeniden mason olma öreni yapılması.

2- Ya da Türkiye’ye İngilizlerin gelerek tüm mason derneği üyeleri için yeniden mason olma töreni yapılması

Bu iki yöntem Türk masonlarca onur kırıcı olarak telakki edildi. Zira o ana kadar olan masonlukları “yok” sayılıyor ve yeniden mason olmuş gibi bir işlem yapılıyordu.

Türkiye’deki masonların bu reddi üzerine bir başka yöntem bulundu!

İngilizler Türkiye’ye gelecek ve masonları değil Büyük Loca’yı esas alan bir “Tanzim Töreni” yapacak!

Buna da şöyle bir formül buldular: 1909’daki Büyük Loca oluşumunda yer alan “Resne Locası”nın, Mısır’dan ve İngiliz Masonluğu’nca kabul gören bir locadan “patent” aldığı biliniyordu. Bir anlamda; İngilizlerce “Sizin mayanız Resne Locası ile tutuyor” gibi bir yaklaşım oldu… “Tanzim Töreni” diye tanımlanan bir törenden sonra Türk Masonluğu, İngiliz Masonluğu ve onun paralelinde olan muhafazakâr büyük localar tarafından “düzenli” sayıldı.

Bir ayrıntı: Türk masonları o süreçte fevkalâde baskı altına alan ve istediklerinin çoğunu elde eden İngilizler yapılacak “Tanzim Töreni” için kendileri gelmediler ve bu işlem için İskoçya Büyük Locası’nı görevlendirdiler…

Yapılan törene hararetle alkış tutanlar olduğu kadar bunu Türk Masonluğu’na büyük bir “ihanet” sayanlar ve hatta çok onur kırıcı bulanlar da oldu.

Aslında yapılan bir kelime oyunundan ibaretti. Zira “Tanzim Töreni” diye bir tanımlama yoktu. Tanzim kelimesi Türk masonlara verilen efsundu… Bu törenin İngilizce adı “consecration”du ve İngilizce yazışmaların tümünde de zaten bu şekilde yer aldı. “Consecration”un kelime anlamı “takdis” ya da “kutsama”dır. Ancak İngiliz Masonluğu “Consecration”u kutsama ya da takdis olarak değil de “vaftiz” olarak tanımlamaktadır ve zaten 29 Nisan 1965’te bu işlemi yapmak adına görevli olarak gelen İskoçya Büyük Locası Büyük Üstadı ve görevlileri, üzerlerinde papaz elbiselerini andırır giysilerle vaftiz töreni yaptılar. İskoçlar bu törende, ellerinde buhurdanlıklarla adeta bir kilise ayini icra etmişler, daha çok dinsel ve mistik bir görüntü arz eden bu törenden sonra çok büyük tepkiler olmuştur.

(Yazarın Notu: Masonluk yıllarımda; Vedat Locası’nda “Türk Masonluk Tarihi” adlı bir konferans verdim. Konferans sonrası katkılarda söz alan “Eski Büyük Üstad Vedat Yeğinsu” şu sözleri söyledi:

“Bize o gün yaptıkları resmen Hıristiyan vaftiz töreni gibi bir şeydi. Ben o gün çok utandım. Derneğin kapısından çıktığımda eldivenlerimi sokağa attım ve artık mason değilim dedim.”

Tabii Vedat Yeğinsu’nun masonik hayatı orada bitmedi. Sonraki yeni kurulan Büyük Loca’da, “Orhan Hançerlioğlu”nun yönetim kurulunda görev aldı ve zamanla büyük üstatlığa kadar çıktı…)

1965 olayları; Türkiye’de masonluğun kırılma noktasıdır. “Tanzim Töreni”nin hemen ardından, gündemde bir de genel kurul ve seçim süreci vardı. 2 Mayıs’ta masonik teamüllere uymayan şekilde bir seçim yapıldı. Aslında bu bir anlamda da yönetimi ele geçirme operasyonuydu…

3-33 dizgesi içinde bulunan ve aralarında konkordato olan iki farklı dernek aynı zamanda, masonik teamülleri de gözetir. Bir aya yakın bir süre camia içinde çalkantılı bir dönem oldu ve bunun sonucu olarak 28 Mayıs 1965’te Suprem Konsey, seçimle yönetimi yenilenen Büyük Loca’ya bir mektup göndererek, seçimin masonik geleneklere göre yapılmadığından henüz kendilerini tebrik etme durumunda olmadıklarını vurguladı ve 13 Haziran’a kadar bu durumun düzeltilmesini talep etti.

O arada Yüksek Yargılama Kurulu; (O zamanki adı: Yüksek Şüra Haysiyet Divanı) olaylara karışan 33 dereceli Ekrem Tok için bir yıl men ve 29 dereceli Necdet Egeran için ise masonluktan ihraç kararı aldı. Yapılanı, Suprem Konsey’in, Büyük Loca’nın içişlerine müdahale etmesi olarak değerlendiren Büyük Loca Yönetimi, 7 Haziran tarihli bir bildiriyi Suprem Konsey’e ve tüm localara okunmak üzere gönderdi. Kullanılan ağır ifadeler localarda tepkiye neden oldu. İstanbul’dan 11 ve İzmir’den 5 locanın saygıdeğer üstadı (locanın başkanı) ortak bir dilekçe imzaladılar ve Büyük Üstadın derhal istifa etmesi gerektiğini belirttiler.

Büyük Loca, 27 Temmuz’da Suprem Konsey’e bir başka mektup yazarak; içişlerine karışmamasını, aksi takdirde aralarındaki konkordatonun fes edileceğini bildirdi. Ortalık çok karışmıştı ve konu hakkında eksik bilgisi olan masonlar Suprem Konsey’e başvurarak konu hakkında açıklayıcı ve ayrıntılı bilginin verilmesini talep ettiler. Suprem Konsey; bunun üzerine 31 Temmuz tarihli bir başka bildiri yayınladı. Bu bildiride iki dernek arasındaki konkordatonun kuralları ve masonik gelenekler vurgulandı Seçimin yasalara uygun olmaması sebebiyle, Suprem Konsey’in gayrimuntazam bir Büyük Loca Yönetim Kurulu’na karşı kararlarında serbest olduğuna vurgu yapıldı. Bu bildiri bir üst yazı ile 3 Ağustos’ta Büyük Loca’ya da iletildi.

Bu gelişmeler esnasında Büyük üstad Necdet Egeran 14 Kasım’da istifa etti. 5 Ocak 1966’da olağan üstü genel kurul yapıldı. Ancak kurula gelenler Büyük Üstad koltuğunda Egeran’ı yine karşılarında buldular. Egeran kurulda kendisini şöyle savundu: “Kendi locam benim istifamı kabul etmediğinden görevdeyim.”

Tabii baskılar karşısında istifası geçerli sayıldı ve yapılan seçimde “Hayrullah Örs” Büyük Üstad olarak seçildi. Masonlar daha da karıştı…

Yüksek Yargılama Kurulu’nun kararlarına rağmen Ekrem Tok ve Necdet Egeran localara katılmaya devam ettiler. 3. Derecede süresi dolanlara zorluk çıkartılarak terfi işleri yapılmadı ve bu masonların 2. Derneğe geçişleri engellendi. Ve sonunda Suprem Konsey 18 Nisan 1966 tarihli iki sayfalık bir bildiri yayınlayarak hadiselerin bir özetini yaptı ve iki mason derneği arasındaki konkordatonun fesih edildiğini açıkladı. Yoğun bir istifa trafiği başladı…

5. DÖNEM

İstifa edenler; 4 Haziran 1966’da 7 yeni loca oluşturdular ve Türkiye Büyük Mason Mahfili’ni kurdular. (Bu adı sonraki süreçte, hâlâ kullanılan “Özgür Masonlar Büyük Locası” olarak değiştirdiler.) İlk Büyük Üstad olarak Orhan Hançerlioğlu seçildi. Suprem Konsey yeni kurulan Büyük Loca’ya 21 Haziran tarihli ve 157 sayılı bir mektup yollayarak kutladı. Aynı tarih ve 158 sayılı bir mektupla ise Suprem Konsey’e ait olan Tepebaşı 111 numaradaki binayı kullanma izni de verdi. Aynı tarihli ve 159 sayılı bir başka mektupla ise Ali Galip Taş, Burhaneddin Develioğlu ve Selami Işındağ’ın Büyük Loca ile konkordato yapmaya görevlendirildiklerini duyurdu.

Bu gelişmelerle; “Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası” cephesinde yüksek dereceler ve dolayısı ile Suprem Konsey eksikliği oldu. Onlar da kendi görüşleri çerçevesinde, 1967 yılında ikinci bir Suprem Konsey kurdular.
Bugün, Türkiye’de “Büyük Loca” bazında çalışan “Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası” ile “Özgür Masonlar Büyük Locası”nın tarihsel süreci dizimizin bu kısmında bitti…

—————

Bu yazı dizimizde birkaç kez tekrarladık! Yazdıklarımız masonları tatmin etmemiştir zira yazımızda masonları övmedik. Bu yazı dizimiz mason karşıtlarını da tatmin etmeyecektir dedik zira masonları bilinçsiz bir şekilde yermedik ya da küfür etmedik…“

Mümkün olduğunca anlaşılabilir bir şekilde az bilinen masonluk konusunu gözler önüne sermeye çalıştık. Sorulan ve sorulması muhtemel çok hususa ve masonluk hakkındaki şahsi kanaatlerimiz ile kendimizce bir analize ise 5. Bölümde yani bu dizimizin “SONUÇ” kısmında yer vereceğiz.

http://www.ilk-kursun.com/haber/100484

http://www.bagimsizmedya.com/turkiyede-masonluk-tarihi-4

TÜRKİYE’DE MASONLUK TARİHİ 3

30/03/2012

1925 yılında itibaren masonluğa karşı Türkiye’de tepkilerin başladığı gözlenir. Mason olma üzere müracaat eden fakat masonluğa uygun görülmeyen eski Adliye Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, o dönemde kapatılmaya uğraşılan tekke ve zaviyelerle birlikte masonluğu da kapattırmak için çaba harcıyordu. Dönemin güçlü siyasetçilerinden Şükrü Saraçoğlu ve Fevzi Çakmak da masonluk hakkında olumsuz düşüncelere sahiptiler ve Meclis’te sık sık masonluğa karşı konuşmalar yapmaktaydılar. Buna karşı masonlar da mecliste fevkalade güçlüydüler. Zira CHP’nin ağır toplarından mason olan çok milletvekili vardı.

1927’de Atatürk’!ün de hazır bulunduğu bir meclis oturumunda Mahmut Esat Bozkurt söz alarak mason localarının kapatılması talebini çok ağır ifadelerle ortaya koydu. Bunun üzerine Atatürk’ün Mahmut Esat Bozkurt’a, bu ifadelerin bazı vekil arkadaşları rencide edip etmediğini sorduğu (masonlarca) rivayet edilir. Bu konu hakkında, (kaynak olarak masonlara dayandırılarak) Tarih Dünyası Dergisi’nde de (1964) bir yazı çıkmıştır.

1930 ila 35 arasında Türk Masonluğu içinde kavgalar ve garip olaylar oldu. Masonlar kendi içlerinde farklı nedenlerle çatışmaya girdiler. Bu dönemde gelişen “Azim Locası Hadisesi” dahi tek başına ele alınması gereken ve CHP’li siyasetçilerin direk rol aldığı bir olaydır. Masonluktaki 1930 ve 1935 olayları tek başına irdelenmesi gereken tarih kesitleridir. Zira bu olaylar sadece masonluk açısından değil mason olan milletvekillerinin de rol aldığı ve Türkiye’nin yakın siyasi tarihi ile ilgili hususlardır. Bu makale dizimizde 1930 ila 1935 arasındaki gelişmeleri ancak kısaca ve sathi olarak irdeleyebildik…

Eylül 1932’de İstanbul’da uluslararası bir konvan (masonik genel toplantı) toplandı. Bu toplantı gazetelerde çok fazla yer aldı hatta masonlar için övgü ile bahsedildi. Bu toplantı esnasında bir şehir hatları vapuru kiralandı ve iki yanına insan boyunda mason amblemi kondu ve bu şekilde masonlar bir Boğaz turu yaptılar. Bu Boğaz turu gazetelerde ön sayfalarda yer aldı ve Dünya’nın farklı ülkelerinden gelen mümtaz şahsiyetlerin Türkiye’de toplandığına vurgu yapıldı. Medyanın, masonları fazlasıyla sempatik ve de çok önemli, mümtaz bir topluluk olarak gösterdiğini vurgulamak gerekir. Bu konvan açılışı ile ilgili Atatürk’e konvana katılanlar tarafından gönderilen bir telgrafa Atatürk kısa bir yanıt vermiştir.

1935’te tekke ve zaviyelerle birlikte masonluk da kapandı/kapatıldı…

Çeşitli kaynaklarda masonluk için, “1935 yılında masonluk uykuya yattı ya da Atatürk masonluğu kapattı” şeklinde farklı görüşler bulunur. Mason karşıtları, masonluğun kapatılmasının, Atatürk’ün masonluğa olan olumsuz yaklaşımı olarak yorumlarlar. Öte yandan masonlar ise Atatürk’ün masonlara çok iyi gözle baktığını hatta bir zamanlar mason olduğunu ortaya koyarlar. Atatürk’ün mason olduğu şeklinde tabi ki bir bulgu ve belge yoktur ama masonlar da Atatürk’ün yakın çevresinde çok sayıda mason bulunmasından yola çıkarak bu söylemlerini (hâlâ) ispata çalışırlar.

Şuna da bir vurgu yapmak gerekiyor: İttihat ve Terakki’nin içinde çok sayıda mason vardı ve 1909 reorganizasyonunda da bu masonlar rol oynadılar. Osmanlı’nın son dönemleri ile Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında Türk siyasi hayatında ve bürokraside en üst mevkilerde masonlar da vardı…

Ve tabi bunlar doğal olarak Atatürk’ün de yakın çevresinde bulunan kişilerdi. Örneğin özel doktoru ve aynı zamanda 33 Dereceli bir mason olan “Mim Kemal Öke”nin kaleme aldığı “Hür Masonluk Tarihi” adlı kitapta şu ifade yer almaktadır:

“Tatil hadisesi sırasında, Başvekil ve Cumhurreisi’nin, mason teşekkülüne karşı tutumları pasif bir mahiyette idi. Hatta akdemce İstanbul’da toplanan ve memleketlerinde ehemmiyetli mevki sahibi birçok ecnebi şahsiyetin, misafireten bulundukları sırada onlara karşı da iyi nazarlarını belirtmişlerdi. Tatil darbesinde de bu zevat ister istemez pasif durumda kalmışlardı. Darbenin hazırlayıcıları başka ve malum şahsiyetlerdir.”

Paragrafın özünde, bir yandan Atatürk ve çevresinin masonlara karşı pasif ya da negatif duruşuna vurgu yapılmakta ama öte yandan da 1932 Konvanı’nda masonlardan gelen telgrafa verdiği yanıta da vurgu yapılarak pozitif bir olgu yaratılmak istenmektedir. 1932’deki telgrafa verdiği tek cümlelik teşekkür yanıtı, masonlarca çok önemli sayılmakta birçok yayında, masonik kaynakta vurgu yapılmaktadır. Ancak paragraf sonunda “Darbenin hazırlayıcıları başka ve malum şahsiyetlerdir.” Söyleminin ise yaratılmak istenen bir komplo teorisi ile bağdaştırılmak istendiği anlaşılıyor! Fakat ne bahsi geçen kitapta, ne bu paragraf öncesinde ve sonraki kısımlarında “başka ve malum şahsiyetlerdir” sözleri ile Mim Kemal Öke’nin ne kast ettiği anlaşılamamaktadır.

Yukarıda, “1935’te tekke ve zaviyelerle birlikte masonluk da kapandı/kapatıldı…” dedik. Bu yazı dizimizin başında açıkladığımız gibi masonluk sonuçta yasal kurulmuş bir dernektir ve yasal bir derneğin de yasal bir süreç ile kapatılması gerekir. Fakat 1935’te çok muğlâk işler yapıldı ve yasal bir süreç işletilmeden mason derneği kapatıldı.

(Çok sonraları bu yasal olmayan şekilde kapatılmak masonların işlerine fevkalade yarayacak ve eski gayrimenkullerine tekrar kavuşma fırsatına dönüşecektir… Buna sonraki bölümlerde yer vereceğiz…)

Uykuya yatış esnasında mason siyasetçilerden olan “İçişleri Bakanı Şükrü Kaya”nın çağrısı üzerine, aşağıda isimlerini verdiğimiz masonlar; Süprem Konsey Başkanı (Grand Komandör) “İsmail Hurşit”, Büyük Üstad “Muhittin Omay”, “Fuat Süreyya Paşa”, “Mustafa Hakkı Nalçacı” ve “Muhip Nihat Kuran” Ankara’ya geldiler. Ankara’da bulunan masonlardan da “Danıştay Başkanı Reşat Mimaroğlu”, “CHP Milletvekili Rasim Ferit” ve “Ankara Valisi Nevzat Tandoğan”ın da katılımıyla bir toplantı yaptılar ve Mason Derneği’nin kapanma ya da uykuya yatırılması kararını o esnada Türkiye’nin sayılı siyasetçileri ve bürokratları olan bu kişiler kendi aralarında aldılar!

Şükrü Kaya’nın masonlara bu süreç ile ilgili olarak şu ifadeyi kullandığı masonik yayınlarda/kaynaklarda yer almaktadır:

“Bir müddetten beri masonluğa atfedilen çalışmaları Halk Evleri yapmaktadır. Zaten CHP’nin de bu doğrultuda alınmış kararı vardır ve hükümet bunu uygulamaya kararlıdır.”

9 Ekim 1935’te yukarıda isimleri verilen, sadece dokuz kişilik bir heyetin, geniş üye kitlesi olan bir derneği, genel kurul kararı olmadan nasıl kapattığı ya da kapatabildiği bu gün de hâlâ bir sırdır.

Kapatma ile ilgili, şu ifadenin yer aldığı, 12 Ekim tarihli, tek cümlelik bir genelge tüm localara gönderilmiştir:

“İlgili orundan aldığımız buyruk üzerine cemiyetimizin toplantıları yeni bir buyruğa kadar tatil edilmiştir.”

Bursa’daki locaya çekilen şu telgraf ise daha da kısaydı:

“Orada çalışmalara son veriniz. Tafsilat postadadır.”

10 Ekim 1935 tarihli Anadolu Ajansı’nda masonluğun kapatılması şöyle yer aldı:

“Türk Mason Cemiyeti, memleketimizde sosyal tekâmülü ve günden güne artan muazzam terakkilerini nazarı itibara alarak ve Türkiye Cumhuriyeti’nde hâkim olan demokratik ve cidden laik prensiplerin tatbikatından doğan iyilikleri müşahede ederek –bu hususta hiçbir baskı olmaksızın- çalışmalara nihayet vermeyi ve bütün mallarını memleketin sosyal ve kültürel kalkınmasında çalışan Halkevlerine teberruya muvafık görmüştür.”

Yukarıda da belirttik, 1935 yılı olayları için çok sorular var! Uykuya yatışın gerçek sebebi nedir? Bunların tam bir cevabı yok… Atatürk’ün çevresinde masonların çok olduğu biliniyor. Ama o dönemde zaten siyasilerin büyük kısmı masondu. Hatta bu bir özenti de olabilir. Nitekim 1930 ve (uykuya yatma hadisesi hariç) 1935 olaylarının incelenmesi; masonik teamüllerden uzak davranışların başta siyasetçi masonlarca çokça yapıldığını gözler önüne sermektedir.

O döneme CHP’li masonlar damgasını vurmuştur dersek yanlış bir tespit yapmış olmayız. O dönemde, masonluğa girmeyi “rozet masonluğu” olarak telakki edenlerin ya da “özenti” olarak mason olanların çokluğu da apaçıktır. Yukarıda masonluğu siyasi emelleri için kullanmaya meyilli olanlar ile münferit hadiseler de çoktur demiştik. Tabi ki bunların ayrıntılarını bir makale dizisinde derinlemesine yazmak mümkün değil. Belki ileride bu çalışmamızı ve birikimimizi bir kitap haline getirmek suretiyle kamuoyunda masonluk konusunda bilinmeyenleri ortaya koyabiliriz.

Masonluğun faaliyette olmadığı, 19 Mart 1939’da Amerika Ana Surem Konseyi’nin Grand Komandörü Crowless, İsmet İnönü’ye şu mektubu yolladı:

“Şu anda; Amerikan Kongresi’nde bulunan 435 üyeden 218’i masondur. Amerikan Anayasası’nı imzalayan 39 kişiden 31’i de masondu. … Masonluk hiçbir yerde savaş başlatmamış, kimseye baskı ve zulüm yapmamış, müsamahasızlığa ve fanatizme arka çıkmamış, bir damla insan kanı dökmemiştir ve mevcut olma imkânını bulduğu yerlerde, o ülkenin iyiliği için çalışmıştır. (…) Türkiye’deki kardeşlerimiz, masonik faaliyetlerine tekrar başlamak istemektedirler. Ben de onlara yardımcı olmak üzere size müracaat etmekteyim…”

Nereden kaynaklandığı ya da kimlerin talebi üzerine yazıldığı bilinmeyen bu mektup, aynı yıl 2. Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine bir anlam ifade etmedi ve dikkate alınmadı.

Devlet masonluğu kapattı ya da masonlar kendileri uykuya yattı, adına ne denirse densin bu doğru değildir.

Çünkü masonluk aslında 1935’te resmen kapatılmamıştır…

1. Dernek (1-3) kapatılmıştır…

2. Dernek (4-33) kapatılmamıştır…

(1-3 ve 4-33’ün ne anlam ifade ettiği hususu için yazı dizimizin 1. Bölümünü okuyunuz.)
Masonluğun 3-33 derecelerinin iki farklı dernek tarafında yürütüldüğünü yazı dizimizin 1. Bölümünde belirtmiştik. Bu bağlamda hep önde olan, gözler önünde ve bilinen oluşumun 1,2 ve 3. derecelerin yönetildiği Büyük Loca idi.

Uykuya yatma hadisesinde de kapatılan sadece Büyük Loca oldu…

Buzdağının büyük kısmı uykuya yatmadı…

Suprem Konsey’in resmi dernek adında mason ibaresi yoktu ve bu dernek 1935’te kapatılmadı…

Unutuldu ya da unutturuldu…

İlk bölümde; “Bu yazı dizimiz, masonları tatmin etmeyecektir zira yazımızda masonları övmeyeceğiz. Bu yazı dizimiz mason karşıtlarını da tatmin etmeyecektir zira masonları bilinçsiz bir şekilde yermeyeceğiz ya da küfür etmeyeceğiz…“ demiştik.

Buraya kadar ve dizimizin devamında, mümkün olduğunca anlaşılabilir bir şekilde az bilinen masonluk konusunu gözler önüne sermeye çalıştık.

Masonluk hakkındaki şahsi kanaatlerimize ve kendimizce bir analize ise 5. Bölümün sonunda yayınlayacağımız “SONUÇ” kısmında yer vereceğiz.

http://www.ilk-kursun.com/haber/100175

http://www.bagimsizmedya.com/turkiyede-masonluk-tarihi-3

TÜRKİYE’DE MASONLUK TARİHİ 2

29/03/2012

BU YAZI DİZİMİZ; 5 BÖLÜM VE GÜN AŞIRI OLARAK YAYINLANACAKTIR. LÜTFEN DİĞER BÖLÜMLERİ DE TAKİP EDİNİZ. YAZARIN MASONLUK HAKKINDAKİ DEĞERLENDİRMESİ “SONUÇ” KISMINDA YAPILACAKTIR.

1. DÖNEM

Osmanlı topraklarında ilk masonik faaliyetler Sultan 3. Ahmet (1703-1730) devrinde başladı. Burada bulunan yabancı masonların kendi obediyanslarına bağlı localarda masonik çalışmalar yapmaya başladıkları bilinmektedir. Zamanla Osmanlı vatandaşı gayrimüslimler ile görev icabı yurtdışına giden devlet memurları da mason olmaya başladılar. Örneğin, 1720 yılında, Fransa’ya “Fevkalade Büyükelçi” olarak atanan “Yirmisekiz Mehmet Çelebi” ile oğlu “Sait Çelebi” ilk Türk masonları arasındadır. Osmanlı topraklarında kurulan mason localarının 1738 yılından itibaren; İstanbul, İzmir, Halep ve daha birçok şehirde faaliyet göstermek oldukları, çeşitli masonik kaynaklarda yer alır.

Masonluğun Osmanlı hudutlarında yayılması “Kırım Harbi” (1853-1856) ve sonrasında artar. Bu dönem aynı zamanda, Osmanlı Devleti’nin Batı’lı güçlere çok fazla taviz verdiği bir dönemdir. Kırım Harbi sonrasında ülkeye gelen, İngiliz, Fransız ve Kuzey Doğu İtalyan Devleti askerleri, ülkede bulunan yabancı tacirler ve görev icabı bulunan yabancı diplomatlar vasıtasıyla Osmanlı’da masonik faaliyetler artmış ve yabancı obediyanslara bağlı olarak çalışan localar kurulmaya başlanmıştır.

24 Haziran 1861’de Prens Halim Paşa “Kadim ve Makbul İskoç Riti’nin Şuraî Alî-î Osmanî’si” adı altında ilk Türk “Suprem Konseyi”ni (ya da sadece Yüksek Şüra olarak tanımlanır) kurdu. (Halim Paşa; Sait Halim Paşa’nın babası, Mısır Hidiv’i İsmail Paşa’nın yeğenidir.)

Osmanlı topraklarında çalışan localar, ilk zamanlarda yabancı bir büyük locaya (obediyansa) bağlı olarak çalışmaktaydılar. 1861’de kurulan Suprem Konsey; çalışma yapacak yeterli sayıda mason bulamadığı için uzun ömürlü olamadı ve bir müddet sonra masonik tabir ile uykuya yattı. Uykuya yatış tarihi tam olarak bilinmemektedir. Sadece, 1861’de kuruluşu ile ilgili ve 1869’da Dünya masonları tarafından kabul edildiğine (tanındığına) ait belgeler vardır ve bundan ötürü de uykuya yatış tarihinin 1869’dan daha sonraki bir yılda olması gerekir. 1869’dan sonra ve birazdan açıklanacak olan yeniden yapılanmanın (reorganizasyon) yapıldığı 1909 tarihleri arasında ortaya nasıl bir varlık koyduğu hakkında ise çok az bilgi/belge vardır.

Masonlar; bir sebeple gittikleri ülkelerde, kendi ülkelerine bağlı bir masonluk yapılanması orada yoksa kendi obediyanslarına bağlı olarak masonik çalışmalar, toplantılar, hatta üye alımları dahi yaparlar/yapmışlardır. Osmanlı topraklarında görevle bulunan masonlar -başta diplomatlar ve yabancı tacirler- da bu şekilde masonik çalışmalar yaptılar. Masonluk için genel bir tanımlama ile en başarılı olarak Batı’nın eski müstemleke ülkelerinde faaliyet sergilemiştir.

Osmanlı belki bir İngiliz, Fransız ya da İtalyan müstemlekesi (şeklen) hiç olmamıştır, fakat kapitülasyonlar ve büyük maddi borçları nedeniyle zaten gırtlağı bir müstemlekeden daha fazla sıkılmış ve çok zor durumda olduğu da hatırlanmalıdır.

23 Haziran 1863’de İngiltere Büyük Locası’na bağlı olarak “L’union d’Orient” Locası İstanbul’da kuruldu ve Türkiye’deki tüm masonları bir araya getirmeyi amaçladığı ilân etti. Saraya çok yakın bir hukukçu olan “Louis Amiable”, bu locanın üstadı muhteremi olduğunda ilk iş olarak Fransızca olan ritüelleri Türkçeye çevirtti.

Bu locaya zaman içinde Osmanlı Devleti içindeki kilit mevkilere bulunan (başta asker) masonlar katılmaya başladılar. Örneğin: 1869 matrikülünde; (kısaca üye kütüğü denebilir) Sadrazam İsmail Ethem Paşa, Birinci Yaver Rauf Bey gibi yüksek mevkilerde bulunan toplam 15 kişi bu locada üye görünmektedir. Bu locanın, (kendilerince) çok başarılı çalışmalar yapması üzerine 4-18 dereceler arasında çalışmalar yapması için bu locanın uzantısı olarak bir de şapitr kuruldu.

Burada dikkat edilmesi gereken şu husus vardır: 4 ve üzeri derecelerde çalışma yapmak üzere 1861’de Prens Halim Paşa tarafından kurulan “Kadim ve Makbul İskoç Riti’nin Şuraî Alî-î Osmanî’si” adı altındaki Türk Suprem Konseyi’nin, çalışmalarını sürdüremediğinden dolayı uykuya yattığını belirtmiştik. Zira bu oluşuma katılacak mason bulunamamıştı, ancak enteresan olan da yabancı kökenli bir mason oluşumu kendine pekâlâ üye bulabiliyor ve örgütlenebiliyordu.

Bu dönemde ayrıca İngiliz Masonluğu’na bağlı localarda, o locaya bağlı “Royal Arch” şapitrleri de kurulmaya başlandı. Bunu da çok kısaca açmak gerekirse İngiliz Masonluğu; 4 ve üzeri dereceleri yadsıyan ama içinde de barındıran bir sistemdir. Bu bir tezat olarak algılanabilir ki öyledir…

İngiltere Büyük Locası; geçmişten bu güne değin, kendini masonluğun anası sayma itiyadındadır. Üst dereceli çalışmaları yukarıda belirttiğimiz gibi bu söylemle tezat da teşkil etse engellemez (üst derecelerin ayrı bir dernek olduğunu önceki bölümde belirtmiştik) ama yadsır.

Ve bu bağlamda, İngiliz Masonluğu çerçevesinde; 3. Dereceden devamla ortaya çıkan “Royal Arch” oluşumunu da destekler. Royal Arch sistemi; bu kadar basit ve bu kadar kısa tanımlanamayacak ve çok karmaşık bir konudur.

(Bu husus; ancak Dünya Masonluk Tarihi başlığında bir çalışma içinde irdelenebilir. Burada sadece çok kısa bir vurgu yaptık)

Bunlara bir örnek olarak; 20 Eylül 1865 tarihinde 107 berat numarası ile kurulan, “Thistle Of The East Royal Arch Şapitri”ni ve 16 Haziran 1869’da kurulan, “Homer Royal Arch Şapitr”ini gösterebiliriz. İrlanda Büyük Locası’na bağlı olarak, 22 Kasım 1864’de Büyükdere’de kurulan, Leinster Locası’nın, Royal Arch Şapitr’i de 5 Ekim 1867’de kuruldu. 25 Temmuz 1871’de ise Büyükdere’den Hasköy’e taşındı. Göründüğü gibi İngiliz masonlar Osmanlı topraklarında fevkalade aktiftiler…

O tarihte konsolosluk ve elçiliklerin Büyükdere ve Sarıyer’de bulunduğunu da vurgulamak gerekir. Nedenini tam olarak tespit edemediğimiz bir başka yerleşim alanı ise Hasköy’dür. Şu an itibariyle (bilinen) en eski masonik haberi ihtiva eden bir belge, arşivimizde bulunan “Levant Times” adlı bir gazetedir.

Bu gazetenin 1 Kasım 1871 tarihli sayısında; “Hasköy Mekanik Enstitüsü”nün üst katında kurulan “Kalkedonya” adlı bir loca hakkında bir haber bulunmaktadır. Haberde; locanın muhteşem mobilyalara sahip olduğu ve bu locaya bağlı masonların, açılış gününde Okmeydanı üzerinden Hasköy’e kadar üzerlerinde masonluk kuşamlarıyla yaptıkları bir yürüyüş anlatılmaktadır. Beyoğlu’nda basılan ve İngilizce ile Fransızca olarak basılan bu gazetenin başlığı şu şekildedir:

“Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk mason mabedini kurmak şerefi Hasköy’de yaşayan İngiliz Kolonisi’ne nasip oldu.”

Prodos (Terrakki) Locası, 15 Ekim 1575’de Fransa Büyük Locası’na hitaben yazdığı bir mektupla Tarlabaşı Kalyoncu Kulluk’ta yeni bir binada çalışmaya başlayacağını belirtmektedir. Etoile de Bosphore, Ser Muhterem Şapitri ve İtalya Risorta Locası’na bağlı bir locanın da aynı mason mabedini kullanacağı bu mektupta belirtilmiştir.

“Sultan 5. Murad” da bu locada tekris (masonluğa alınma töreni) olmuştur. Sultan 5. Murad’ın masonluk kuşamı (regalye) Yıldız Sarayı envanterinde bulunmaktadır.

2. DÖNEM

Türkiye’de masonluk tarihini esas ilgilendiren gelişmeler 2. Dönem’den itibaren başlar.

1908’de 2. Meşrutiyet ilan edildi. Türk masonları da oluşan bu özgür atmosferi değerlendirerek, kendi derneklerini kurmak üzere harekete geçtiler, “Şuraî Alî-î Osmanî”yi” tekrar örgütlemek ve uyandırmak için çalışmalar başladı. İtalya ve Fransa Suprem konseyleri, bu organizasyonu gerçekleştirmek için talip oldular. Fakat bu görev Belçika’ya verildi. Belçika Suprem Konseyi’nin önderliğinde, Belçika, Fransa, İtalya, İsviçre ve Macaristan Suprem konseylerinin ortak bir bildirisi ile de çalışmalar başlatıldı.

Bu süreç içinde, 1907’de kurulan Mısır Suprem Konseyi’nin, Türkiye ile olan tarihsel ve ırksal soy bağı göz önüne alınarak organizasyonu yönetmesi benimsendi. Mısır Suprem Konseyi’nin bir mensubu ve 33. Dereceyi Mısır’da almış olan, “Prens Aziz Hasan Paşa” bu iş için görevlendirildi. Vatan Locası mensubu olan Hasan Paşa; Prens Halim Paşa’nın yeğeni ve o tarihte Selimiye Kışlası Tümen Komutanı’ydı. Hasan Paşa’dan başka o dönem Avrupa’da çok tanınmış bir mason olan “Joseph Sakakini” de bu organizasyonun gözlemcisi olarak tayin edildi.

Bir suprem konseyin varlığını ortaya koyması ve sürdürmesi için 33.ler konseyinde en az dokuz 33 dereceli mason olması gerekmektedir. Hatta dokuz sayısına pek itibar edilmez. Çünkü bir vefat durumunda dernek “kadük” (düşme) duruma girer. 3 Mart 1909’da şu masonlar 33. Dereceye yükseltildiler:

Mehmet Talat Sai (Talat Paşa), Mithat Şükrü Bleda, Nesim Mazelyah, Asım Bey, Fuat Hulusi Demirelli, Mehmet Cavit, Rıza Teyfik Bölükbaşı, Michel Noradunkyan, Osman Adil Bey ve Mehmet Arif.

Böylece Türk Masonluğu’nun teşkilatlanma süreci başladı. Bu masonlar, aynı gün, “Kadim ve Makbul İskoç Riti’nin Şuraî Alî-î Osmanî’sinin Yeniden Uyandırılışı (Reorganizasyon) Zaptı”nı imzaladılar ve masonik yasalara uygun olarak yeni bir “Suprem Konsey” oluşturmak üzere faaliyete geçtiler.

29 Haziran 1909’da yapılan oturumda Büyük Loca Yönetim Kurulu oluşturuldu ve şu masonlar göreve seçildiler:

Prens Aziz Hasan Paşa Büyük Hâkim Amir (Grand Komandör),
Mehmet Cavit Büyük Hâkim Amir Kaymakamı (Yardımcı),
Talat Paşa Umumi Büyük Müfettiş,
Mithat Şükrü Bleda Büyük Hatip ve
David Kohen Büyük Sekreter.

Gözlemci Joseph Sakakini de yapılan seçimin “1786 Masonik Yasaları”nda suprem konseylere tanınan imtiyazları içeren maddesine uygun olduğunu belirti ve seçimi onayladı. Başta İngiltere olmak üzere Anglosakson ülkelerin suprem konseyleri bu oluşuma hemen karşı çıktılar. Fransızca olarak yazılan bu tutanakta, kısaca Türk Masonluğu’nun bir tarihçesi de yer almaktadır.

Üst derecelerin oluşumunu tamamlayan Türk masonlar 4-33 derecelerin reorganizasyonunu (Suprem Konsey) tamamlayınca bu kez de bu kez de 1-3 derecelerin çalışması için bir “Büyük Loca” kurulması için faaliyete geçtiler. 9 Temmuz tarihli şu davetiye ile masonlar birleşmeye davet edildiler:

“İskoçya Atik ve makbul İti’ne göre 1861’de muntazam bir surette teşekkül etmiş ve 1869’da Cenubi Amerika’nın Charleston Şehri’nde kâîn Müttehit Şuraî Alîler Validesi olan Şuraî Alî tarafından da tanınmış olan bütün Osmanlı İmparatorluğu Şuraî Alîsi; imparatorluk dâhilîlinde mesleğin nazım kuvveti olmak salâhiyetiyle umum masonları ayın on üçüncü günü saat 10’da David J. Kohen’in Galata’da Noradunkyan Hanı’ndaki yazıhanesine davet ediyor.”

13 Temmuz’da yapılan toplantıda en kısa zamanda bir “Büyük Maşrık” (Büyük Loca) kurulması kararlaştırıldı. 1 Ağustos Pazar günü Beyoğlu’nda Hocapulos Pasajı’nda bulunan yabancı masonlarca kullanılan bir locada 29 kişi olarak toplanıldı ve “Büyük Maşrık” resmen kuruldu. İlk büyük üstad olarak da Talat Paşa seçildi.

Burada ilginç bir ayrıntı da var! O esnada henüz “Cemiyetler Kanunu” (Dernekler Yasası) daha ilân edilmemişti. 2. Meşrutiyet’in getirdiği serbestîlerden biri olan “Cemiyetler Kanunu” 15 gün sonra, 16 Ağustos 1909’da yürürlüğe girmiştir.

Bir büyük locanın mason yasalarına göre kurulması ve bir obediyans olarak da tanımlanması için en az yedi locaya gereksinim vardır. Bu yasaya uyuldu ve Büyük Maşrık’ın oluşumunda şu yedi loca yer aldı:

Vatan, Muhibbanı Hürriyet, Vefa, Şafak, Resne, Terakki ve İttikah Hakiki Muhibleri ve Uhuvveti Osmaniye.

1 Kasım 1909’da Büyük Maşrık ile Suprem Konsey arasında bir konkordato imzalandı ve yazının ilk bölümünde anlatılan teşkilatlanmanın gereği olarak 2 dernek halinde ve 1. Dereceden 33. Dereceye kadar olan masonik sistem tamamlandı.

1909’dan, sonraki bölümlerde görüleceği gibi 1935’te Türkiye’de masonluğun uykuya yatmasına kadar, bugün Türkiye hudutları içinde olmayan birkaç şehir de dâhil olmak üzere toplam 65 loca kuruldu.

DEVAM EDECEK… LÜTFEN SONRAKİ BÖLÜMLERİ DE TAKİP EDİNİZ…

http://www.ilk-kursun.com/haber/99960

http://www.bagimsizmedya.com/turkiyede-masonluk-tarihi-2

KOMİK(Mİ) FOTOLAR 7

29/03/2012





TÜRKİYE’DE MASONLUK TARİHİ 1

26/03/2012

Dışarıdan, toplama bilgilerle, birtakım kitaplardan alıntılarla masonluk hakkında yazı yazanların bu konuda eksik olduğu görülür. Masonik yapılanmanın tam olarak bilinmemesi nedeniyle yapılan bazı yorumlar da bu nedenle spekülasyon olmanın ötesine geçemez. Bu güne değin masonluk hakkında, mason olmayan kişilerce yazılan kitap ve makale türü çalışmalar bu nedenle gerçek senteze varamamışlardır. Masonluk yaşantısına devam eden bir mason ise bu yönde bir kitap ve benzeri çalışmayı dışarıda basılmak/dağıtılmak maksadıyla ortaya koyamaz! Çünkü masonluğun genel prensibi olan içlek (ezoterik) çalışmanın doğal tezahürü olarak masonluğun sırlarını (gizlerini) açıklayamaz.

Uzun yıllar mason derneği üyeliğimiz oldu. Belki bir merak ile başlayan ve geçen yıllar içinde biraz daha bir şeyler öğrenme arzumuz; 2004 yılında dini inançlarımızla çatıştı. Masonlukta, “Allah” mevhumunun karşısına çıkarılan “Evrenin Ulu Mimarı” kavramıyla olan bu çatışmaya ve o platformda artık bulunmak istemememizin de ağır basmasıyla gelişen süreç; 27. Dereceye geçmeyi hak kazandığımız bir esnada bizi istifaya götürdü.

Bu yazı dizimiz, masonları tatmin etmeyecektir zira yazımızda masonları övmeyeceğiz. Bu yazı dizimiz mason karşıtlarını da tatmin etmeyecektir zira masonları bilinçsiz bir şekilde yermeyeceğiz ya da küfür etmeyeceğiz…

Masonlukla ilgili olarak bir giren bir daha ayrılamaz gibi çok absürt bir kanı vardır! Masonluk, tüm Dünya’da olduğu gibi bizde de tüzel kişiliği olan bir dernek vasıtasıyla işlemektedir ve “Dernekler Kanunu”nun ilgili maddeleri gereğinde de her üye özgür iradesiyle dernekten ayrılabilir. Evet, ayrılmaması için manevi baskı yapılması olasıdır ve bize de yapılmıştır. Ancak Kanun’un ilgili maddesini de içeren ihtarî bir faks’ımızın ardından, ciddiyetimizi yasal mecraya da taşıyacağımız hususundaki kararlılığımız, henüz 1 saat geçmeden kaydımızın silindiği ile ilgili belgenin tarafımıza ulaşmasını sağlamıştır.

Tarih bilimi; belge ve bilgilerin, kaynak gösterilmek suretiyle ve tarafsızlıkla ortaya konulmasıyla geçmişin bilinmesi ve anlaşılması işlevini yerine getirir. Bu yazı dizimizdeki verilerin tümünün çok uzun bir emek ve bilgi birikimi ile ortaya çıkmış olduğunu belirtmek isteriz. Bu yazı dizisindeki bilgiler, dernek üyesi iken “en fazla konferans” verenler arasında olan eski bir masonun tecrübeleri ve bilgi donanımı ile kaleme alınmıştır.

Yazının “Tarihsel Süreci” anlatan kısmı, şu anda masonlarca da “kaynak” olarak kabul edilen “Defne Yüksek Yetkinleşme Atölyesi 2000-2001 Yılı Konferansları”nı ihtiva eden bir kitabın 177-200 sayfalarındaki makalemizdir. “Suprem Konsey’in 140 Yıllık Tarihi (1860-2001)” adlı bu makale; üst derecelerdeki bir konferans için hazırlanmıştı ve üst derecelerin tarihi ile daha fazla ilgiliydi. Bu yazı dizisinde, “Türkiye’deki Masonluk Tarihi” tüm dereceleri (1. Dereceden 33. Dereceye kadar) kapsayacak bir şekilde irdelemektedir. Yazı içindeki masonik terimlerin iyi anlaşılabilmesi için de ayrıca parantez içinde kısa açıklamalar yapılmıştır.

MASONİK YAPILANMA

Türk Masonluğu ile ilgili tarihsel sürece başlamadan evvel, masonik yapılanmayı da tarif etmek ve bu yazı içeriğindeki bazı kavramlar hakkında bilgi vermek, masonluğun çalışma şematiğinin daha iyi anlaşılması açısından çok önemlidir.

Türkiye’de faaliyet gösteren iki erkek ve bir bayan mason derneği vardır:

“Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası”
“Özgür Masonlar Büyük Locası”
“Kadın Mason Büyük Locası”

Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası; “İngiliz Masonluğu” paralelinde çalışır ve kısaca “Muhafazakârlar” olarak tanımlanır.

Özgür Masonlar Büyük Locası ise “Fransız Masonluğu” ile daha yakındır ve kısaca “Liberaller” olarak tanımlanır.

Kadın masonların yapılanmasına Özgür Masonlar Büyük Locası yardımcı olmuş, 1991’de kadın masonluğu oluşumunu evvela kendi bünyelerinde ama farklı bir dernek olarak başlatıp, bu oluşum belli bir dereceye vardığında da eğitimine ve organizasyonuna destek olmuştur.

Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası ise İngiliz Masonluğu’nun ana prensipleri dâhilinde “kadın” masonları kabul etmez ve kesinlikle yadsır. Zaten diğer mason grubu olan Özgür Masonlar Büyük Locası üyelerini de mason olarak kabul etmezler ve bu grupta olan masonlara (masonik açıdan) “düzensiz” tanımlaması yaparlar.

Dünya’da masonluğun “muhafazakâr” ve “liberal” olarak ikiye ayrılması, bunun nedenleri ve aralarındaki görüş farklılıkları, bu yazımızın ana konusu değildir ve bir başka yazıda “Dünya Masonluk Tarihi” başlığıyla ele alınabilecek başlı başına bir konudur.

Türkiye’deki masonlar; Dünya’da en yaygın ve 33 dereceli bir sistem olan; “Eski ve Kabul Edilmiş İskoç Riti” ile çalışırlar. (Ritüel= Bir törenin yapılış şekli. Bu bağlamda; kiliselerdeki ayinler de belli bir ritüele göre icra edilirler. Masonik bir toplantının da uygulama şekline ritüel denmektedir.)

Masonluğun ilk üç derecesini “Büyük Loca” adı altında yasal olarak kurulmuş bir dernek, 4. Dereceden, 33. Dereceye kadar olan kısmını ise “Yüksek Şüra” ya da “Suprem Konsey” adı altında yine yasal olarak kurulmuş bir başka dernek yönetir.

Halk arasında daha fazla bilinen “Büyük Loca” kavramı buzdağının sadece görünen kısmıdır. Bunun ardında; 4. Dereceden başlayarak, 33. Dereceye kadar giden bir süreç daha vardır ve masonluğun esas gizleri kısaca “üst dereceler” olarak tanımlanan bu derecelerdedir.

İlk üç derece; çırak, kalfa ve üstad dereceleridir. Bunlar; “Mavi Dereceler” ya da “Remzi Dereceler” denir ve bir “Büyük Loca” tarafından yönetilir. Büyük Loca; “Demokratik” bir yapılanmadır ve tüzükte belirlenen kıdem (süre) ve diğer koşullara uymak şartıyla, bu derneğe üye olan herkes kendi locasının yönetimine ve isterse “Büyük Loca” yönetimine de aday olabilir.

Dördüncü ile otuz üçüncü derece arasındaki dereceler ise bir başka mason derneği tarafından yönetilir ki bu ikinci derneğin yapısı pek bilinmez. Gizli olan bu üst derecekleri yöneten 2. dernektir.

Bu 2. dernekte “Demokrasi” yoktur. Çünkü burada yöneticiler sadece 33. Derecede olan masonlardır. Bu durumda 33. Dereceyi almamış bir mason doğal olarak, dernek yönetimi ile ilgili söz sahibi de olamaz.

2. dernek “Otokratik” yöntemle (buyurgan) yönetilir. Yapılan (yasal) dernek seçimleri, gelen Devlet görevlilerine karşı göstermeliktir. Çünkü 4. Derecede olan bir mason da yasal olarak o derneğin bir üyesidir, ama yönetime girmeye, aday olmaya (Masonik Yasalar) açısında hakkı bulunmaz.

İlk üç dereceyi yöneten “Büyük Loca” ile 4-33. Dereceleri yöneten “Yüksek Şüra” ya da “Suprem Konsey” arasında bir “Konkordato” vardır. Bu konkordatoya göre 4. ile 33. arasında bir derecede olan bir mason, Büyük Loca’da da “Düzenli” olmak zorundadır. Başka bir anlatımla; devam ve ödenti yükümlülükleri açısından “Düzensiz” olmamalıdır. Bir mason üyesi olduğu Büyük Loca’ya “Ben artık üst derecelere geçtim. Bundan sonra ilk ya da alt derecelere gitmeyeceğim” diyemez. Çünkü alt derecelere devam etmezse “mason” sanı ortadan kalkar.

(Büyük locanın örgütlenmesine ve yetki alanı içinde bulunan locaların toplamına “obediyans” denir ki bu tanım yazımız içinde sıkça geçecektir.)

Büyük Loca tarafından yönetilen 1.-3. Dereceler şunlardır:

1.Derece= “Çırak”
2.Derece= “Kalfa”
3.Derece= “Üstad”

Suprem Konsey tarafından yönetilen 4.-33. Dereceler ise şöyle ayrılırlar:

4-14. Dereceler arasında çalışan birimin adı “Atölye”
15.-18. Dereceler arasında çalışan birimin adı “Şapitr”
22.-30. Dereceler arasında çalışan birimin adı “Aeropaj”dır.

Masonluğun ana felsefesi 30. Derecede biter. 31. ve 32. Dereceler; Yüksek Yargılama ve Disiplin kurullarıdır. 33. Derece ise yukarıda belirtildiği gibi “Yüksek Şüra” ya da “Suprem Konsey” adını taşır. Suprem Konsey; 33.ler meclisidir ve kendilerini “Ritin Egemen Otoritesi” olarak sayarlar.

BU YAZI DİZİMİZ; 5 BÖLÜM VE GÜN AŞIRI OLARAK YAYINLANACAKTIR. LÜTFEN DİĞER BÖLÜMLERİ DE TAKİP EDİNİZ

http://www.ilk-kursun.com/haber/99848

ŞİİR :BEN SANA YAZARKEN HEP AĞLARIM CAN

26/03/2012

Ben sana yazarken hep ağlarım can…

Arada damlalar düşer yazdığım satırların üzerine

Elimdeki kâğıt buruşur aynen içimin çekildiği gibi

Mektubumda kırışıklıklar görürsen sebebi budur…

Ben sana yazarken hep ağlarım can…

Karman çorbandır satırlarım, içimdeki karmaşa gibi

Gözyaşımı tutamam ve kelimelerimle harmanlanır

Mürekkebin dağıldığı noktalar varsa nedeni budur…

Ben sana yazarken hep ağlarım can…

Bazen gözyaşı, bazen içimdeki acı arkadaşlığında

Bilirim okumazsın çünkü ulaşmaz sana yazdıklarım

Ben zaten sana yazdıklarımı hiç yollamam ki can…

Bojidar Çipof

19 Kasım 2011 Yeşilköy

http://www.antoloji.com/ben-sana-yazarken-hep-aglarim-can-siiri/

BOJİDAR ÇİPOF 28 ŞUBAT 2012′DE ULUSAL TV’DE

22/03/2012

Araştırmacı Yazar Bojidar Çipof, 28 Şubat 2012′de Ulusal Kanal 19.00 Haberleri’nde… Rum Patrikhanesi’nin, Yeni Anayasa çalışmaları .çerçevesinde; Heybeliada Ruhban Okulu’nu açtırmaya ve Patrikhane’ye “Ekümenik” statüsü kazandırmaya yönelik çalışmalarını değerlendirdi.

DÜNYA KADINLAR GÜNÜ ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ

22/03/2012

Yazımıza, tüm kadınların “8 Mart Dünya Kadınlar Günü” kutlu olsun diye başlamak ve rutin bir kutlama ve temenniler içeren birkaç tümce ile bitirmek isterdik.

Geçtiğimiz sene de buna benzer söylemler içeren bir makale yazmıştık ve ne yazık ki aradan geçen bir senede pek değişen bir hâl olmadığı da aşikâr… Ne acıdır ki bugün hâlâ töre cinayetlerini, berdelleri, kadın erkek eşitsizliğini ya da boş nedenlerden ötürü ortaya çıkan kıskanç koca vahşetlerini konuşuyoruz. Medyada bu tür haberler eksik olmuyor…

Aslında sadece biz bunları konuşmuyoruz. Gelişmiş diye, çağdaş diye adlandırılan ülkelerde de durumun pek iç açıcı olmadığını ifade etmek gerekiyor. Kadına yönelik ve aile içi şiddet aslında tüm Dünya’da bir sorundur.

Oysaki Türkiye; Atatürk’ün kadınlara bakış açısından kaynaklanan ve de onun önderliğinde oluşan yasalarla, Dünya’da gelişmiş ülkeler olarak anılan ülkelerden çok daha önce kadınlara eşit şartlar ile seçme ve seçilme hakkı veren ilk ülkelerden biridir. Atatürk’ün var ettiği Cumhuriyet değerlerine sahip olmaya ve hatta yitirmemeye çalıştığımız bir zaman diliminde iken ve acı ki bugün hâlâ töre, berdel ve kadın erkek eşitsizliği ile kadına yönelik şiddeti konuşuyor, tartışıyoruz…

Kadın ve erkek arasında bir kıyas yapıldığında daima “veren” taraf kadındır. Doğum için “acısını”, ev işleri için “emeğini/zamanını”, çokça kere “ruhunu” ve saygısızca kullanılan “bedenini” hep verir ve bunların karşılığında -genelleme yaparsak- saygı ve sevgi görmez.

Buna şimdi çok sayıda erkek tepki gösterecektir. Mutlaka bu tür sıkıntılar içinde olmayan, mutlu ve huzurlu bir yaşam içinde olan kadınlar da “Nereden çıktı bu yazı?” diyeceklerdir.

Bu satırlar; ezilen, saygı görmeyen, kullanılan, iş gücü ve beden olarak görülen kadınlar için yazılmıştır ve acıdır ki bunların oranı azımsanamaz. Umarız ki tüm kadınlar bu yazıdaki tanıma uymasınlar ve mutlu bir oran olarak kalmasınlar. Bu sağlanmışsa; o zaman Atatürk’ün başlattığı kadın erkek eşitliği ülkemizde sağlanmış demektir. Bunu gönülden görmeyi çok arzu etsek de ne yazık ki durum öyle değildir.

“Berdel”: kadının arzularının hilafına ver onu istemediği birine “karı” olarak ver gitsin!

Kocası öldü, “Aman namus dışarı kaçacak”. Kocasından 20 yaş ufak kardeşine nikâhı kıy!

Ya da sevgisiz bir babanın eline birkaç bin lira say ve “mal” niyetine al!

Peki, ya kadın? “Olmaz ben o adama gitmem. Beni berdel diye değiş tokuş yapmayın.” Ya da “Yahu o benim kardeşim. Ben nasıl onunla nikâh kıyarım” derse ve üstüne de evden kaçarsa? Yani töre denen şu canavara biat etmeyip kaçarsa ne olur?

Bunu “hâl” etmek ise en kolayıdır!

“Alnının ortasından bir kurşun” ya da bir “köprüden aşağı” atılır ve “töre” yerine gelir, bu suretle de “namus” kurtulur, tabi ailenin “şerefi” de…

Bir ömür boyu, iyi ve kötü günlerde yan yana olmayı kabul ederek ve bir yastığa baş koyarak başlanan süreç; nasıl şiddet ve baskı dolu günlere dönüşebilir ve bunu yapan nasıl bir “yaratık” olabilir?

Yukarıda değindiğimiz gibi sosyal, ekonomik ve eğitim düzeyi üst mertebede olanlarca da ve çokça kadına yönelik şiddet yapılmakta…

Burada ağız kokusunun göreceli tanımı “para” için kadının verdiği taviz ve ruhundan parça parça koparılan, örselenen duygular. Kapıyı vurup gidememek, o verilen bir lokma ekmeğe muhtaç olmak…

Kadınlarımızın (genelde) ekonomik özgürlüğünün olmayışı da bir başka büyük sorundur. Hani erkeğin “ağız kokusu” derler ya bu hem “göreceli” hem de “reel” bir tanımdır. Ekonomik gücü elinde bulunduran, kendine ne isterse alan ve harcayan ama evine, ailesine karşı bu hususta duyarsız ya da katı olan ne kadar çok kişi vardır. Burada ağız kokusunun “göreceli” tanımı; “para” için kadının verdiği taviz ve ruhundan parça parça koparılan, örselenen duygulardır. Kapıyı vurup gidememek, o bir lokma ekmeğe muhtaç olmak ne kötüdür… Bu ağız kokusunun bir de reel tarafı var ama. Karşıdakine hiç saygı duymayan, kaba hatta sadist adamın hakikaten kokan ağzı ve vücudu… “Dayak” ise üstteki anlatımla tamamen doğru orantılı olan bir başka gerçektir… Bu durumlarda kadın bir de oynamak zorundadır. Zira istekli olmamak da çok zaman şiddeti başlatan bir husustur. Hatta erkeğin eksikliğinin de faturası kadına çıkar. Muvaffak olamayan erkeklerin yarattığı şiddetin yüzdesi işlevsellikte sorunu olmayan erkeklerden çok daha fazladır…

Bunu anlamak mümkün müdür? Akşam “adam” eve geldi ve sudan bir sebepten ötürü elini kaldırdı ve kadını dövmeye başladı… Ama o “adam” iş hayatında, kendi “sosyal” çevresinde o kadar çok saygın biri ki! Hatta bunu duyan kesinlikle inanmaz…

Akşam yemek öncesi “bir öğün dayak”, sonra muhtemelen küfürlerle geçen bir yemek, ama sıra yatma saatine geldi mi “yat aşağıya”… İşte bunu anlamak ise hiç mümkün değildir ve bu çok “menem” bir durumdur… “Döv ve sonra seviş”…

Elbette ki cinsellik tabiatın (karşılıklı) bir gerçeğidir ve olmazsa olmazıdır. Olunca da çok güzel olmalıdır ama kadın da erkek de (sadece) “cinsel” bir obje değildir, sadece bir “beden” ise hiç değildir. Her iki cinsin duyguları, hisleri, arzuları ve sevgileri vardır ve umarız bu kavramların içi; her iki cins için de karşılıklı, bencillikten uzak ve başta saygı ile dolu olsun… Kadın ve erkek eşit değil, eşdeğerdir. Birbirini bütünleyen ve tamamlayandır.

Araya birkaç cümle ile şu realiteyi sokmak lazım: Çünkü son birkaç aydır Van’daki depremzede çadır ve konteynerlerinde büyük dramlar yaşanıyor. Tespitlere göre depremzede olarak buralarda barınan ailelerde kadına şiddet çok fazla artmış. Adamın artık bir işi yok, çok sayıda aile bireyi ile bir arada barınmak durumunda ve zaten hep “hizmet” etmekle yükümlü olan yöre kadını da ağzıyla kuş tutsa aksi koca, baba, ağabey v.s. tarafından azarlanmakta, horlanmakta ve şiddete maruz kalmaktadır.

Yukarıda kısaca değindiğimiz gibi, şiddetin bir de görünmeyen tarafı var! Etrafımızda “mutlu” gördüğümüz kadınların evde maruz kaldığı ama aileden, çevreden saklanan şiddet…

Bu da maalesef tam bir “realitedir” ve etrafımızda bilmesek de “sıkça” yaşanan bir durumdur. Çok yakın arkadaşlarımızın hatta akrabalarımızın kaçının bu tür bir şiddet ve baskı altında olduğunu bizler bilemeyiz. Yapılan araştırmalar; bilinmeyen, saklanan şiddet olaylarının, çevrece bilinenlerden çok daha fazla olduğu şeklindedir.

Dünya’da bir kadın tarafından yapılamayacak hiçbir meslek yoktur. Evet, kadın vücut olarak daha narin olabilir. Ama erkekler de kadının yapabileceği çok şeyi, başta “ana” olmayı yapamazlar. Kadın ve erkek eşit değil eşdeğer konumda ve birbirini bütünleyici olmak zorundadır. Yaşamın bütünselliği içinde, Yüce Yaratanın farklı canlılara yüklediği görevler gibi, her iki cins de kendi özellikleri içinde yaşamın bir parçasını sırtlar ve götürürler.

Kadınlar iş hayatında artık erkeklerden çok daha da başarılıdırlar. Bu; emeğin kadınlarca daha fazla ve cömertçe verilmesinden kaynaklanan bir durumdur.

Umarız ki yukarıdaki tüm kötümser cümleler sahipsizdir ve sadece bizim kötümser bakış açımızdandır. Yine umarız ki karşılıklı sevgi ile saygı dolu bir yaşam sergilenmektedir.

Umarız tüm erkekler; kadınları sadece bir beden değil de bir insan, duygularla dolu, sevgiyle dolu bir insan olarak görmektedirler.

Tüm kadınların “Dünya Kadınlar Günü” kutlu olsun…

Sevgi dolu olsun…

Bojidar Çipof
8 Mart 2012

RUM PATRİĞİN ANAYASA UZLAŞMA ALT KOMİSYON ZİYARETİ ve RUM CEMAAT VAKIFLARINDA SON DURUM

24/02/2012

Sene 2009 Aralık sonları… Rum Patriği Bartholomeos, Amerikan “CBS Televizyonu”nda yayınlanan “60 Dakika” adlı programdaki şu ifadesi ile Türkiye’de şok etkisi yaratmıştı: “Türkiye’de kendimi çarmıha gerilmiş hissediyorum…”

Patrik Bartholomeos, sıkça tekrarladıkları gibi ayrıca şu sözleri de o programda söylemişti: “Biz Müslümanlardan çok önce buralardaydık…” Bu da şıkça tekrarladıkları ve bir gün İstanbul’un yine Konstantinopolis olmasıyla, Bizans’ın yine ihyasıyla özdeşleşen “Megali İdea” ülküsünün, hayalinin tezahürü idi…

Yıllarca yazdığımız yazılarda maalesef ülkemizdeki azınlık mensuplarının bir kısmında ve burada tümünü kast etmediğimizin de altını çizerek, bizde oluşmamış olan bir olguya vurgu yaptık… Amerika örneğinde olduğu gibi bireylerin evvelâ Amerikalı, sonra kendi etnik yapısını ortaya koyan bir ruhu sergileyemediklerini teessürle belirttik… Sürekli “başkalaştırılma”nın öne konulduğunu ama Türkiye’den önce Yunanistan’ın menfaatlerini koruyan, evvelâ Yunanlı olan bir yapı ile karşı karşıya olunduğunu ve dînî değil siyasi bir yapılanma içinde olunduğunu hep delilleri ile ortaya koyduk ve “olacak” dediğimiz her husus da oldu…

2010 ve 2011 yılları, Rum Patrikhanesi’nin belki aklına bile getiremeyeceği kadar fazla edinimler, haklar kazanıldığı bir süreç oldu… Ama her aldıklarının ardından “daha” dediler ve sonra da “daha, daha” dediler ki bunu hâlâ sürdürüyorlar…

Aman dedik! “Yeni Anayasa” sürecinde çok dikkat edilmesi gerektiğini ısrarla vurguladık ve bunu bir kez daha şöyle vurguluyoruz: Tek tek irdelendiğinde masum ve hoşgörü çerçevesinde, “ne olur ki?” şeklinde ve hümanist bir bakış açısıyla bakılabilecek edinimleri alt alta yazınca ortaya çıkan tablonun ürkütücü olduğunu sürekli yazdık durduk…

2009 Aralık’ta “…çarmıha gerilmiş hissediyorum…” diyen ses 20 Şubat 2012’de davet edildiği “TBMM Anayasa Uzlaşma Alt Komisyonu”nda şöyle dedi:

“Yeni anayasanın hepimizin anayasası olmasını istiyoruz. Biz ikinci sınıf vatandaş olmak istemiyoruz. Maalesef bugüne kadar azınlıklara karşı haksızlıklar oldu, haksızlıklara maruz kaldık. Bütün bunlar yavaş yavaş düzeltiliyor, değiştiriliyor, yeni bir Türkiye doğuyor. Ayrımcılık istemiyoruz, eşitlik istiyoruz. (…) bugüne kadar olan haksızlıkların tekrar olmaması için ricada bulunduk…”

Gazetecilerin “Yeni anayasa konusunda somut olarak ne istediniz?” sorusuna ise Patrik Bartholomeos şunları söyledi:

“Biz eşitlik istedik. Eğitimde Ruhban Okulu’nun tekrar açılmasını istedik. Din ve vicdan hürriyeti, ibadet özgürlüğü istedik. İbadet ve eğitim alanına devletin yardımlarını istedik. Çünkü şu ana kadar herhangi bir kiliseye ve azınlık okuluna maddi yardımda bulunulmadı devlet tarafından… (…) Bütün hukukçularımızın, yani bütün azınlıkların hukukçularının yardımıyla hazırladığımız bir metin takdim ettik. Bu metinde bütün bu konular mevcuttur…”

TBMM Anayasa Uzlaşma Alt Komisyonu üyesi MHP Milletvekili Oktay Öztürk’ün “Türk vatandaşlığınızı nasıl tanımlamaktasınız?” sorusuna ise “Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes, din, mezhep, dil ve etnik köken gözetilmeksizin Türk’tür. Türklük bütün Türk vatandaşlarının beraberce varlığının ve dayanışmasının ifadesidir.” dedi.

İşte tam buraya, Rum Patriği Bartholomeos’un eski söylemlerini “bir başkasının mı?” seslendirdiğini sormak ve de “Batı Trakya ile Yunanistan’daki Türkler için hiç bir zaman işlemeyen mütekabiliyet” ile ilgili çok şey de yazmak mümkün…

Rum Cemaat vakıfları ile ilgili çok önemli bir gelişme var! Rum vakıflarının seçimlerinde doğal olarak o bölgede oturan Rum Cemaati mensubu, TC vatandaşı Rumlar oy kullanıyor ve vakıf yönetimini aday olabiliyor… Bu yöntem; alâkasız bir ilçede oturan bir kişinin başka bir ilçedeki yönetime müdahil olamamasını sağlıyor. Şu şekilde düşünülürse ve bu vakıfların asli işlevlerinin, cemaat mensuplarının dînî ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli olan kilise ve akarlarının ayakta kalmasını sağlamak olduğu hususundan yola çıkılırsa; bir bölgedeki yönetimlerde de o bölge insanlarının söz sahibi olması en doğru olanıdır.

Rum Patrikhanesi ve Yunan Başkonsolosluğu’nun ortak çalışmaları ile Rum Cemaati mensuplarının neredeyse tümünde ve gizli olarak Yunan Pasaportu (da) vardır. Zira Türkiye’nin Yunanistan ile böyle bir “çifte vatandaşlık” anlaşması bulunmuyor. 60 yaş üstü kişilere ise “Yunanistan Sosyal Yardım ve Sosyal Sigorta Bakanlığı” bütçesinden üç ayda bir (Başkonsoloslukta) “1300 Euro” ödeme yapılır. Bu ödemelerin alınması için gerekli olan gizli Yunan pasaportlarının temdidinin ise ancak mahalli kiliselerden alınacak olur yazısı ile mümkün olduğunu önceki makalelerimizde çok kez yazdık. Patrikhane ve tabi de Yunanistan Muhalif sevmiyor… Pasaportun aidiyeti ve Avroların cazibesi…

Peki, muhalif cemaat mensupları ve vakıf yönetimi var mı? Birkaç muhalif vakıf arasında olan, “Balıklı Rum Hastanesi Vakfı” çok sayıda mülkü ve dolayısı ile kira geliri olan en önemli Rum vakfıdır ve başkanı “Dimitri Karayani”dir çok uzun yıllardır bu vakfın başında olup kendisine efsane başkan denir. Bu vakıf önceki dönemlerde zor durumda ve işlevsiz iken şu an gerçekten fevkalade iyi durumdadır ve de rant düzeylerinin iştah kabartıcı olması nedeniyle bu vakfın yönetimi bir zamandır ele geçirilmeye çalışılıyor, önümüzdeki sonbaharda seçime gitmesi için yönetimin üzerinde çok büyük baskı var.

Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesindeki Vakıflar Meclisi’nde 2. Döneme girilen bir uygulama ile ise artık bir “Azınlıklar Temsilcisi” bulunuyor ve bu temsilci de 2. Kez seçilen “Pandeli Laki Vingas”tır… Kendisine 25 Mart 2011’de Boyacıköy Rum Kilisesi’nde Rum Patriği tarafından “Archon” ünvanı verilmiştir ve ABD’deki Archonlarla ilişkileri ve Yeni Anayasa çalışmaları çerçevesinde Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması ile Rum Patrikhanesi’ne tüzel kişilik kazandırılması için yapılan çalışmaların organizasyonunu sağlamaktadır. (Laki Vingas için eski yazılarımıza bakınız)

Ve şu anda Laki Vingas, Rum vakıflarının yöneticilerinin “dar bölge”den çıkılarak “geniş bölge“ uygulaması ile seçilmesini yani, aday nerede ikamet ediyorsa etsin yönetime aday olabilmesini sağlamanın çalışmasını sürdürüyor.

Bu çalışma ise Balıklı Vakfı örneğinde olduğu gibi “aykırı” seslerin olmamasını sağlamaya yöneliktir. Bu noktada vakıf yöneticilerinden hizmet mi isteniyor, yoksa Patrikhane’ye ve Yunanistan’a “biat” mı isteniyor? Bu tartışılması gereken bir husustur… Aslında her vakıf kendi içinde özerktir ve her bir vakıf bir tüzel kişiliktir. Bu durumda; halen tüzel kişiliği olmayan Rum Patrikhanesi tüm Rum vakıflarının yönetiminde “egemen” olursa seçimler niye yapılıyor? Patrikhane’ye vakıflara yönetici atama gibi Vakıflar Kanunu ile tamamen tezat bir görev/yetki de mi yüklenecek?

Laki Vingas’ın bir başka hususta da etkin çalışmaları var. O da “Cemaat Vakıfları Yönetim Kurulu Seçimlerinin Seçim Esas Ve Usullerine İlişkin Yönetmelik” üzerinde son bir “iyileştirme” yapılmasını sağlamak…

2008’de bu yönetmelikte yapılan bir düzenleme ile daha eski uygulamada, genelde 7 kişi olan vakıf yönetim kurullarında idarenin takdiri ile ve gerektiğinde 7.den daha fazla sayıda yöneticiye mazbata vermesi önlenmişti.

Bazı büyük vakıflarda -ki özellikle Ermeni Cemaati’nde 7 kişi ile yönetilmesi zor olan büyük vakıflar var- bu uygulama bazı sorunlar yaşatmıştı. O tarihte bir şekilde 7 kişi şartı yönetmelikle sabitlendi ve bunun çıkması için bizim şahsımızın da etkenler arasında olduğu kanaatindeyiz. Zira 1993 ile 2007 yılları arasında “Bulgar Ortodoks Kiliseleri Vakfı”nda yöneticilik yaptık ve bu süreçte yapılan seçimlerde 2 kez 7 kişiden daha fazla sayıda yönetici mazbata aldı.

O gün 7.den fazla olmasın diye bağıranlar şimdi de bu sayı az çoğaltalım diye talepte bulunuyorlar. Bu talep; diğer cemaat vakıflarının istekleri değildir ve Rum Patrikhanesi’nin, tüm Rum cemaat vakıflarında egemen olmasını, tamamen kendi adamlarını yerleştirmeye yöneliktir. Dikkat edilirse, sürekli yeni bir bürokratik ya da yasal değişiklik talepleri ardı ardına sıralanmaktadır.

Yeni Anayasa çalışmaları çerçevesinde ise ne kadar çok hak alınırsa yetinilmeyeceği son Alt Komisyon ziyaretinden sonra anlaşılmıştır ve “daha, daha” istekler devam edecektir.

İstenen haklar, her Türk vatandaşı ile “eşit” değil “imtiyazlı” bir cemaat doğurmaya yöneliktir ve aklımıza daha sıkça “Batı Trakya” ile olmayan “Mütekabiliyet” gelmeye devam edecektir.

http://www.ilk-kursun.com/haber/96740

http://www.internetgazete.com/yazar.asp?yaziID=232

http://www.21yyte.org/tr/yazi6503-Rum_Patrigin_Anayasa_Uzlasma_Alt_Komisyon_Ziyareti_ve_Rum_Cemaat_Vakiflarinda_Son_Durum.html

İSTANBUL’UN FETHİ ve HIRİSTİYANLIK TARİHİ ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

16/02/2012

1453’te İstanbul’un (Konstantinopolis) Fethi, bin küsur yıllık Doğu Roma ya da Bizans’ın bitişini ve Orta Çağ’ın kapanarak Yeni Çağ sürecinin başlamasını sağlamıştır. Bu tabi ki bu kadar basit bir cümle ile tanımlanamayacak çok önemli bir tarihi olaydır ve Orta Çağ’ın bitişi, fethi başaran Sultan 2. Mehmet’in adını tarihe “Fatih” lakabı ile yazılmasını sağlamasının yanı sıra Hıristiyanlık Tarihi’nin seyrini de değiştirmiştir.

1204 yılında Konstantinopolis’i ilk kez ele geçiren Haçlı Ordusu’nun başarısı için şehrin 1453’teki ele geçirilişi kadar büyük bir anlam ve önem yüklenmez. Zira Konstantinopolis’in ele geçirilişinden ve ele geçiriliş şeklinden çok, Batı’nın gözünde Hıristiyanlık üzerindeki etkisi önem arz eder.

Papa 3. Innocentius’un, evvelâ Mısır’ı ele geçirmek sonra Kudüs’ü kurtarmayı amaçlayan 4. Haçlı Seferi (1200-1204) plânları; başta Venedik Dükü Enrico Dandolo olmak üzere bu seferleri iman için değil de para için destekleyen soyluların, gözlerini ihtişam içindeki Konstantinopolis’e çevirmesi üzerine bozuldu ve 1204’te ele geçirilerek “Konstantinopolis Latin İmparatorluğu” kuruldu. İstanbul’dan kaçan hanedan mensupları; İznik, Trabzon ve Epir’de Bizans devletleri kurdular.

Bunlardan “Trabzon Rum İmparatorluğu”nu 15 Ağustos 1461’de yıkmak yine Konstantinopolis gibi Fatih Sultan Mehmet’e nasip oldu. Batı Trakya bölgesinde ise “Epir Despotluğu” kuruldu ve İznik’e kaçan Bizans Hanedanı’nın en önemli kolu da en güçlü oldukları bölgede “İznik Rum İmparatorluğu” adı altında bir devlet kurdular.

Tarihsel akışa baktığımızda Epir çok önemli bir devletçik değildi ama Trabzon 1461’e kadar sürmüş ve Fatih Sultan Mehmet’in seferi olmasaydı, bölgede yıkmaya çalışacak bir başka gücün olmadığı büyük bir devletti. İznik ise yukarıda belirttiğimiz gibi en güçlü olunan bölgeydi ama İznik’teki oluşum sadece 57 yıl sürdü ve Haçlıların İstanbul’dan taş taş üstüne bırakmadan, tüm servetleri alarak ve kendiliklerinden terk etmesinden sonra tekrar İstanbul’a dönüldü. Tabi bu arada Katolikler taş taş üstünde bırakmadıkları Konstantinopolis’te bulunan Hıristiyanlığın ne kadar dini mirası ve kutsal objeleri varsa hepsini Papalığa götürdüler ki bunlar halen Vatikan’dadır…

Burada kısa bir tali konuya da değinerek İznik/ Mudanya/Tirilye’nin Bizans ve Hıristiyanlık Tarihi için önemini ve son günlerde Rum Patrikhanesi’nin yeni Bursa Metropoliti’nin Mudanya/Tirilye’den kilise satın alarak başlattığı hareketin önemini vurgulamak ve buna saf saf hoşgörü çerçevesinde bakılamayacağına dikkat çekmek istiyoruz.

Şöyle bir analiz yapılabilir: Bizans gibi güçlü bir yapılanma İstanbul’da Haçlılara dayanamadı ama bu süreçte, İznik; Trabzon ve Epir gibi 3 devlet çıkardı ki bunlardan Trabzon gerçekten çok uzun bir süre hüküm sürmüş ve tarihte yeri olan bir devletti. İznik’te ise M.S. 325’te yapılan 1. Hıristiyan Konsili gibi önemli ve manevi bir mirasın üzerinde kurulu olmak dahi güç için yeterli bir husustu.

Peki, neden bu kadar önemli bir tarihsel gelişmeler dizisi bugün Hıristiyan Dünyası’nda, İstanbul’un 1453’teki fethinden çok daha önemsiz bir düzeydedir?

Bu noktada Batı’nın ve tabi ki Batı Kilisesi’nin Türklere bakış açısının rolü büyüktür. Çünkü 1204’teki ele geçiriliş; Hıristiyan bir devlete karşı da yapılsa ve işin maddi boyutu göz ardı edilemeyecek ölçüde ise de sonuçta kendini “belirleyici” sayan zihniyetin tezahürüdür. Zira bu kez şehir (poli) Müslümanların eline geçmiştir. 1453’teki fethin önemi; askeri açıdan, Osmanlı Devleti tarafından bir coğrafyanın ele geçirilişi ve diğer birçok unsurun yanı sıra Hıristiyanlık Tarihi üzerindeki önemi ve yaptığı etki nedeniyle 1453 Batı’nın gözünde çok daha önemli sayılır…

Ve bugün vizyona giren bir filmin, daha gösterime girmeden fragmanının bile neden Hıristiyan camialardan tepkilerle karşılandığını açıklar…

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u alarak ne/neler yaptı?

İstanbul aslında 1453’ten çok evvel Osmanlı tarafından ablukaya alınmış, Rumeli ve Anadolu hisarları ve il çevresi kuşatılmıştı. Bizans adeta bir ablukaya altındaydı ve şehrin alınması, fethedilmesi için zemin hazırdı ama şartlar 1204’te Haçlıların şehri ele geçirdiği şartlardan çok ağırdı. Çok daha büyük askeri hazırlıklar yapılması gerekmişti…

Doğu Kilisesi’nin temsil edildiği Ortodoks Patrikliği, Fetihten evvel askıya alınmıştı. İmparator; Osmanlı’ya karşı askeri yardım vaadi alarak Ortodoks Patrikliğini askıya almış ve patrikliği resmen kapatmıştı. Patrik 2. Athanasios’un (Patrikliği: 1450-1453) görevine son verilmiş ve patriklik makamı boşaltılmıştı. Fetihten kısa bir süre önce Ayasofya’da idrak edilen son Paskalya Ayini’ni ise Papalığın gönderdiği bir kardinal Katolik ritüeline göre icra etmişti.

Bu tabi ki fanatik Ortodoks çevrelerce büyük bir infiale neden olmuş ve imparatora karşı büyük bir öfke hâsıl olmuştu. Bu aslında Fener Rum Patrikhanesi’nin, “Biz yaklaşık 2000 yıldır bu topraklardayız” söyleminin de yalanlayıcısıdır. Çünkü 1204 yılında, Haçlı Orduları’nın almasından sonra 57 yıl İznik’teydiler.

Bir önemli husus da İznik’ten İstanbul’a, Bizans Hanedanı’nın ve Patrikhane’nin zahmetsizce geri dönmeleridir. Taş taş üstünde bırakmayan Haçlılar kendiliklerinden şehri terk ederek ülkelerine dönmüşlerdir. Bu da geri dönüşü tarihi ve askeri açıdan fevkalade önemsiz kılar…

Bu noktada bir tezat ve din adına nelerin yapılabileceği de gözler önüne sermek gerekiyor. Fetihten 249 yıl önce aynı dinin insanları, Papalığın emriyle şehri ele geçirmiş ve İstanbul’un Fethi ile hiçbir surette mukayese edilemeyecek bir ölçüde kıyım yapmıştır. Bu din adına bir kıyımdır. İmparatorun bu kez şehri teslim etmese de dini teslim ederek artık tek çatı altında birleşmeyi kabul etmiştir.

Aynı makam ise (Papalık) bu kez askerlerini değil de din adamlarını göndererek Ayasofya’yı ele geçirmiş, imparator Ortodoks ve Katolikliği tek çatı altında yönetme yetkisini aldığı askeri destek sözüne karşı Papalığa vermişti.

Bu teslimiyet başta Bizans’ta olmak üzere diğer Ortodoks ülkelerde de derin bir infial yarattı. Bizans’ta halk ikiye ayrıldı ve doğal bir tepki olarak, Ortodoks papazlar da ikiye ayrıldılar. Bunlara kısaca Patrikçiler ve İmparatorcular dendi.

Burada bu makalemizle direk bağlantılı olmamakla birlikte Çarlık Rusya’sının davranışına da kısa bir yer vermek gerekir. Çarlık Rusya’sı, bu yapılanın dine karşı bir “ihanet” olduğuna inandı. Bu inanış daha sonraki süreçte, Rusya’nın, Ortodoksların hamiliğine soyunmasına, Panslavizmin destekçisi olmasına ve sonraki asırlarda Osmanlı’nın başına çok dertler açan “Grek Projesi”ni (Project Grek) devreye sokmasına neden oldu. Bu inanış bugün Rus Kilise çevrelerinde hâlâ devam eden bir kanaattir. “Bizans; dine ihanet etmiştir”…

Son Paskalya Ayini’ni yapan kardinal hakkında aşağı yukarı şu şekilde, çok yerde sözü edilen bir söylem de vardır: “Kardinal şapkası görmektense Osmanlı kavuğu görmek evladır” Bu söylem Patrikçilerin söylemiydi ve bunu en çok destekleyenlerin başında iyi bir teolojist olan “Georgios Sholarios” gelmekteydi.

İşte bu ahval altında iken, Fatih Sultan Mehmet’in gerçekleştirdiği, Fetih sonrası durum değerlendirmelerinde, Patriklik makamının boş hatta kapalı olduğu anlaşıldı. Bunun üzerine; Fatih Sultan Mehmet, derhal bir Rum Patriği seçilmesini emretti. Yapılan araştırmalarda; Ortodoks çevrelerin Georgios Sholarios’u patrik yapmak istediklerini anladı. Bunda Sholarios’un imparator karşıtı olması da büyük rol oynadı. “Havarion Kilisesi”nde yapılan bir dini mera­simle Georgios Sholarios Patrik oldu ve “2.Gennadios” dini adını aldı.

Burada bir başka ve önemli nokta ise şudur: 2.Gennadios, dini kanunlar (kanon) gereği Sen Sinod üyeleri tarafından değil de Müslüman bir Padişah tarafından tayinle seçilmiştir.

Şunu vurgulamak gerekiyor: “İstanbul’un Fethi olmasaydı bugün belki ya da muhtemelen Katolik ve Ortodoksluk adı altında iki ayrı mezhep olmayacaktı.”

İstanbul’un Fethi; Orta Çağ’ın sonu ve Yeni Çağ’ın başlangıcı olmaktan öte olarak Hıristiyanlık Tarihi’ni de fevkalade etkilemiştir. Hatta Hıristiyanlığın bugünkü durumunu sağlayan çok önemli bir hadisedir demek abartı olmaz.

Fatih Sultan Mehmet, sadece İstanbul’u almamıştır… Hıristiyanlık Tarihi’ni de değiştirmiştir…

http://www.ilk-kursun.com/haber/96045

PATRİKHANE’NİN TÜZEL KİŞİLİK ve EKÜMENİK OLMA ÇABALARI

13/02/2012


Son yıllarda Türkiye’nin başını çok ağrıtan bir husus var! Rum Patrikhanesi’nin tüzel kişiliği ile Ekümeniklik. Gerçi bu konular ile birlikte Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması da sık sık dillendiriliyor ama okulun açılması Ekümeniklik ve Patrikhane’nin tüzel kişilik kazanması hususlarının yanında önem olarak daha alt sıradadır. Rum Patrikhanesi’nin tüzel kişiliği yoktur ve bu Cumhuriyetin ilânından itibaren sürekli olarak ortaya atılan ya da Türkiye’den talep edilen, Rum Patrikhanesi’nin “Ekümenik” kabul edilmesi ile doğrudan ilişkilidir.

Patrikhane tüzel kişilik değildir ama Rum kilise vakıflarının hepsi birer tüzel kişiliktir. Bu bağlamda; söylendiği gibi cemaat mensupları ve vakıf malları ile akarları için resmi kurumlarca yürütülmek zorunda olan işlemlerin aksaması söz konusu değildir. Patrikhane Türkiye açısından dînî bir müessesedir ve Osmanlı dönemindeki cismani ya da idari yetkilere artık ihtiyacı yoktur. Cumhuriyet’in ilânından sonra yapılan düzenlemelerde de buna gerek duyulmamıştır. Cumhuriyet döneminde Patrikhane, evvela coğrafi sınırlarında bulunduğu Eyüp Kaymakamlığı’na muhatap, sonraki yıllarda kurulan Fatih Kaymakamlığı’nın coğrafi hudutları içinde kalması nedeniyle de şu anda Fatih Kaymakamı’na muhataptır.

Patrikhane’nin tüzel kişiliğinin olmayışı “Ekümenik” yani evrensel (Cihansümül) olma meselesinin de en büyük engelidir. Çünkü Rum Patrikhanesi, Dünya’daki tüm Ortodoksların lideri olma iddiasındadır ancak bu iddia, tüm Ortodoks kiliselerce kabul görmez. Ortodoks dünyasında (Doğu Kilisesi), Katolik Kilisesi’nde (Batı Kilisesi) olduğu gibi Papa’nın ruhani reisliği gibi tek bir ruhani lidere tabi olma durumu bulunmaz. Katoliklikte, tek merkez, tek lider vardır ve Vatikan tüm Katoliklerin dini merkezidir. Bu gün bir Alman, dün bir Polonyalı, ileride bir başka ırktan papa seçilmesi bu nedenle mümkündür.

Batı Kilisesi “ümmetçi” bir davranış sergiler. Dinî öğretilerde ve faaliyetlerde ulusalcılık ve milliyetçilik ön planda değildir. Amaç olabildiğince insanı kendi kiliseleri çatısı altında sadece inanç yönünden toplamaktır ve bu da misyonerliğin temel felsefesini oluşturur. Doğu Kilisesi’ndeki ise durum farklıdır. Çünkü burada ümmetçilik yoktur. Ulusalcılık ve milliyetçilik ön plandadır. Misyonerlik ve “Hıristiyanlaştırma” faaliyetleri de neredeyse yoktur. Bulgar, Rus gibi etnik tanımlamalarla adlandırılan patrikhanelerin başındaki dini lider de doğal olarak aynı ırktandır. Patrikhane ya da başpiskoposluk sıfatlı Ortodoks kiliseleri bu bağlamda millidirler ve Rus Patrikhanesi, Bulgar Patrikhanesi, Sırbistan Patrikhanesi örneklerinde olduğu gibi kurumlarının adları bir ırkı işaret eder.

Ekümenik olmanın en büyük şartı bir Havari tarafından kurulmuş olmaktır. Bu vasfa sahip olan, üç Ekümenik Patrikhanenin (Roma, İskenderiye, Antakya) yetki ve sınırları M.S. 325 yılında İznik’te toplanan ilk Ekümenik Konsili’nde tespit ve tayin edilmiştir. Bu konsilin IV-V-VI ve VII. maddeleri Metropolit ve Metropolitlik merkezlerinin imtiyazlarına ilişkindir. Havariler tarafından kurulan ve bu yüzden Hıristiyanlık dünyasında “apostolik” kabul edilen bu kiliselerden farklı olarak Konstantinopolis (İstanbul) Kilisesi apostolik bir kilise değildir. Nitekim Ortaçağ boyunca Roma Kilisesi, Batı dünyası üzerinde mutlak bir güce sahipken ve krallara taç giydirirken Bizans İmparatorluğu’nda durum farklıydı. Öncelikle İstanbul Patrikliği’nin gücü dinsel değil Bizans’ın siyasal gücünden geliyordu. Bizans ne kadar güçlü ise Patrikhane de o kadar güçlü idi. Bizans imparatorları “Sezaropapist” bir yaklaşımla kilise üzerinde mutlak bir denetim kurarak kiliseyi siyasi amaçları doğrultusunda kullanmaktaydılar ve patrikler üzerinde çok fazla denetime sahiplerdi. Bizans tarihsel sürecinde, patrikler hep emir kuludur.

Fener Rum Patrikhanesi belki de en rahat dönemini Türkiye Cumhuriyeti tarihi esnasında yaşamış ve yaşamaktadır. Bu sürede patrik olanların neredeyse çoğu ömür boyu patriktir. Rum Patrikhanesi için “Devlet içinde Devlet” (İmperium in imperia) olma durumu belki Osmanlı dönemi için söylenebilir. Patrikhane için söylenen “Eşitler Arasında Birinci” (Primus inter Pares) sıfatlandırması, tamamen Bizans’ın siyasi olarak patrikliği kullanma durumundan ortaya çıkan bir tanımlamadır. Ancak bu iki eski söylemin yanı sıra Bizans döneminde kullanılan ve bir anlamda hadiseye bir açıklık getiren şu söylem göz ardı edilmektedir: “Patriksiz İmparatorluk olmaz” (İmperium sine Patriarcha non staret)

İstanbul’un Fethi ve Osmanlı yayılması ile birlikte Patrikhane bir anlamda gücünü yeniden toplamış ve ruhanî nüfuz bölgesini tekrar genişletmiştir. Bugün Türk tarihçileri Osmanlı hoşgörüsünü vurgulamak adına genelleme yanılgısına düşerek ancak 18. yüzyıl sonları ve 19. yüzyıl başlarında ortaya çıkan bir “Millet Sistemi” ve “Millet Başılığı” statüsünü Fatih dönemine bağlarlar. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul Patrikliğine Bizans dönemindeki haklarını ve itibarını iade etmiştir, ancak tarihî deliller patrik efendiye millet başı statüsü verildiğini ispat etmeye yeterli değildir. Nitekim bugüne kadar Osmanlı arşivlerinde bu tür bir belge bulunamamıştır. Patrikhanenin kendisi de bu yönde bir ferman ibraz edememektedir, ayrıca patriklere verilen fermanlarda da Osmanlı tebaası bütün Ortodoksları temsil ettiğini ima eden “Millet Başı” lafzı yoktur. 1870 tarihli Bulgar Eksarhlığı Fermanı ile de zaten dinî yetki alanı yarıya indirilmiştir.

Rum Patrikhanesi’nin en büyük iddiası kilisenin Havari (Aziz) Andreas tarafından kurulduğudur. Fakat tarihsel verilerde Aziz Andreas’ın bu topraklara geldiği hakkında bilgi bulunmamaktadır. Bu kilisenin ilk yüzyılda Andreas tarafından kurulmuş olması gerçek olsaydı, o zaman bir havari tarafından kurulan ve Ekümenikliği kabul edilen üç kilise arasında yer alması gerekirdi. Oysaki gerçek o zaman diliminde küçük bir kasaba olan “Bizantium”un sadece bir papazlık olduğu ve Heraklia (Marmara Ereğlisi) Metropolitliği’ne bağlı olduğu hakkında çok fazla kaynak vardır.

Mademki Havari Andreas bu kiliseyi kurdu, o zaman neden 325 İznik Konsili’nde patrikhane olarak yer almadığı da sorulmalıdır. Bu tespit aslında kendi kullandıkları sıfatla da doğrulanmaktadır. Zira kullandıkları san “Konstantinopolis Başpiskoposu ve Yeni Roma ile Ekümenik Patriği” şeklindedir. Evvelâ Konstantinopolis Başpiskoposu, sonra da Yeni Roma ile Ekümenik Patriği sanları sıralanmaktadır çünkü bunlar patrikhaneye Bizans imparatorları tarafından ve bir zaman diliminde tamamen siyasî amaçlarla verilmiştir.

Kısa bir tanımlamayla özetlersek: Fener Rum Patrikhanesi, Hıristiyanlık Tarihi’nde bir havari tarafından kurulmuş elçisel bir kilise, Apostolik bir kilise değildir…

Rum Patrikhanesi, her ne kadar lider olma iddiasında bulunsa da başta Rus Patrikhanesi olmak üzere diğer milli kiliselerin bir kısmı ile de sorunludur. Bunun en büyük örneği geçtiğimiz sene sonunda Aynaroz’daki Yunan ve Rus manastırlarında ortaya çıktı. Sovyetlerin dağılma sürecinde büyük bir güç savaşı yaşandı. Sovyet ve sonrasındaki dönemde, eskiden Rus coğrafyası içinde bulunan ve doğal olarak Rus Patrikhanesi’nin hiyerarşisinde bulunan Ukrayna, Gürcistan gibi kiliselerin doğal ve siyasi/milli bir tepki olarak Rus Patrikhanesi’nden ayrılmaları, bu kiliselerin direk olarak Rum Patrikhanesi’ne bağlanmaları sürecini başlattı. Bu süreçte evvelâ Ukrayna’da sonra da Gürcistan’da ABD destekli olarak Rum Patrikhanesi’nin güç gösterisi ortaya çıktı. Dünya Ortodoks nüfusunun çok büyük bir kısmı Rusya’dadır. Her iki Ortodoks’tan biri Rus’tur. Bu bir şekilde ABD’nin neden Rum Patrikhanesi’ne bu kadar destekçi olduğunu da açıklamaktadır. Tabi ki ABD’nin Patrikhane’ye desteği bu kadar basit bir şekilde açıklanamaz ama en büyük neden; Ortodoksların liderliğinin, en büyük Ortodoks nüfusa sahip Rusya’nın/Rusların eline geçmemesidir. Ukrayna, Gürcistan ve diğer Kafkas ülkelerinde yaşanan güç savaşındaki Rum Patrikhanesi’nin aktifliğini de bu çok yönlü denklem ile bir suretle açıklamak mümkündür.

Ve ABD’nin patrikhane’ye olan desteği 2011 de tavan yaptı. Archonlar diye bir grup da bu süreçte etkin olarak ortaya çıktı. (Eski yazılarımızda bu konuda çokça bilgi bulunmaktadır.) ABD Başkan Yardımcısı ve daha birçok ABD görevlisi de Türkiye’de adeta gövde gösterisi şeklinde ziyaretler yaptılar. Ama en büyük Ortodoks nüfusa sahip ülkenin Devlet Başkanı Putin, İstanbul’u da kapsayan Türkiye ziyaretinde, kendine “Ortodoksların Lideriyim” diyen kişiyi ziyaret etme gereği duymadı…

2012’de Rum Patrikhanesi’nin Ekümeniklik yolunda ilerlemek için evvelâ “Tüzel Kişilik” meselesini halletme gayreti içinde göreceğiz. Bir önemli husus: Tüzel kişilik ile Ekümeniklik için AİHM’ye dava açamadıklarıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, kaybedilmiş haklarla ilgili bir kurumdur ve Tüzel kişilik ile Ekümeniklik, Rum Patrikhanesi tarafından Türkiye’de kazanılmamıştır…

AİHM’nin Büyükada Rum Yetimhanesi’nin tapusunu eski üzerinde olan Rum vakfına değil de Patrikhane’ye tescil etmesi ile bir ilk yaşanmış ve tüzel kişiliği olmayan bir yer tapu almıştı. Hemen akabinde Patrikhane hukukçularının, “…bir anlamda tüzel kişilik elde edildi…” şeklindeki söylemlerini de anımsatarak çok önemli bir vurgu yapmak istiyoruz. Patrikhane’nin Yunanistan’da önemli mal varlığı olduğunu eski yazılarımızda dile getirmiştik ama şimdi Türkiye üzerinde de Patrikhane adına mülkler yani tapular tescil ettirme çalışmaları yapılmaktadır. Bir koldan eski kilise ve başka mülklerin alımı (Mudanya’daki Zeytinbağı/Tirilye örneği gibi.) Diğer koldan öğrencisizlikten kapalı Rum okullarının tapularının, (Azınlık vakıfları mülkleri ile ilgili yeni yönetmelikten de istifade ederek) bir şekilde Rum Patrikhanesi’nin üzerine tescil edilmesi için harekete geçilmiştir. Ne kadar çok tapu, o kadar çok tüzel kişiliğe yaklaşma şeklinde bir hareket gözlenmektedir.

Şu hususu da unutmamak gerekir ki Rum Patrikhanesi’ni “Ekümenik” kabul etmek ile Türkiye üzerinde “Ortodoks Halifeliği” kurulmasına rıza göstermek arasında hiç bir fark yoktur. Çok dikkat edilmesi gereken bir başka husus ise “Yeni Anayasa” sürecidir. Çünkü bu süreçte” Tüzel Kişilik” ve “Ekümeniklik” yolunun açılmasına yarayacak bir madde için yoğun çabalar, kulisler yapılıyor…

http://www.21yyte.org/tr/yazi6486-Patrikhanenin_Tuzel_Kisilik_ve_Ekumeniklik_Cabalari.html

http://www.ilk-kursun.com/haber/95716

http://www.internetgazete.com/yazar.asp?yaziID=226

SEVGİLİLER GÜNÜ

13/02/2012


Bir 14 Şubat “Sevgililer Günü” daha geldi çattı…

Bu sene benim gibi “sevgilisiz” bir “Sevgililer Günü” idrak edeceklerin sayısı sanırım ki az değildir.

Fotoğrafta biraz ironi yaparak ve işi maddiyata bağlayarak, “Sevgilim Yok! Demek ki 14 Şubat’ta Hediye Almama Gerek Yok” yazdım. Ve devam ettim “Peki, Bardağın Neresinden Bakmalıyım?”

Evet, neresinden bakmalıyım sizce?

Tabi bununla birlikte hemen şu itirazları da duyar gibi oldum…

“Peki, sence?”

Sevgili bulmak kolay… Gerçekten seven bulmak zor… Seveni bulunca huzuru da bulmak gerek ki bu daha da zor…

İnsanların büyük kısmı arayışta, boşlukta… Ne yazık ki bu arayışlar kişileri sokağa döküyor. Sokağa dökülmek burada mecazi manadadır… Tam tespit olmasa da sosyal medyanın da bunda payı çok! Bunu da vurgulamak lazım…

Çok uzun zamandır hayatına bir kişinin girmediği bireylerin yüzdesi hayatında biri olan bireylerden çok daha fazla…

Bu hususa ise iki farklı bazdan bakmak gerekli! Hayatında gerçekten değer biri olanlar ile hayatına günlük birilerini alanları burada karıştırmamak gerek…

Tenine yıllardır ya da aylardır ten değmeyen ama ruhu sokaklarda olan, erkek ya da kadın oluşunu gözetmeden ruhu fahişe olanlardan olacağına sevgili olmasa da olur!

Bu görüş kimilerince doğru değildir. Burada bu “bence” bir görüştür dersek hır çıkma ihtimalini asgariye indirmiş olur muyuz?

Hediye almamayı, almak zorunda kalmamayı; bardağın dolu tarafından ve iki farklı bazda görebiliriz.

Kimisi bunu maddi açıdan değerlendirir ki buna itiraz ya da karışma haddimiz yoktur/olmamalıdır. Kimisi de bunu “gerçekten değer birisi olmayacaksa, olmaması ne kadar güzel” şeklinde değerlendirir ki buna birliktelikte “huzuru” arayanların sesi dersek bu sizce doğru mudur?

Yazı “sizce”ler, “bence”lerle akıp gidebilir…

En iyisi herkesin “Sevgililer Günü” kutlu olsun ve sevgi ile birlikte huzur dolu olsun diyerek yazıyı sonlamak…

Hepinizin 14 Şubat’ını kutlarım…

Sevgiyle…

Bojidar Çipof
13 Şubat 2012 Yeşilköy


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 63 other followers